DELİ PROFESÖR VE ZINDIK EZMELERİ

Leopar Desenli Taytların Dönüşü

Bunu,alttakini ve ondan sonrakini yazan Deli Profesör

Steel PantherTüm Türkiye’yi kucaklamak isteyen, veyahut bunu yapabilecek kucak kapasitesine sahip olduğunu söyleyen siyasetçilerimizin yanında, işi bir seviye daha ileri taşıyıp “Tüm Türkiye’yi bacak omuza alacağım“,”Tüm Türkiye’nin g.t deliğini genişleteceğim iddiasında bulunan politikacılarımız da mevcut. Tabii ki bu tarz cümlelerin alt metninde yatan “Kürt Türk ıvır zıvır ayrımsızcılığı“nı hesaba katmak yerine terminolojinin sanki illa ki birinci anlamı üzerinde gidilecekmiş gibi apolitik genç güruhlarımız oluşuyor. Sen alma, öbürü almasın, e kim alacak bu Türkiye’yi kucağına? Sonra elin yabancısının dizlerinin üstünde mi hoplayalım illa ki diyip, kendimizi artık “Ankara’da bir at, mecliste 500 gavat” sözündeki gavatlara bırakmalıyız. (Tabii bu anonim sözün eski kırat zamanlarında ortaya çıktığını düşünüyorum, şu anki parlemento dizilimine göre kırat olmaz da başka bi uyak uydurursun.)

Din birliği, dil birliği, tokmak birliği, kültür birliği, efendime söyliyim bunlar hep birinden biri eksik olduğunda diğerlerinin de artışını skerten değerler. Görüyorsunuz sevgili okurlar, adeta kendi ülkemiz içinde kendi insanlarımız çoklu kutuplarda. Herkes kendi içindeki alter egosunun haçlı seferine karşı yahudi ya da müslüman birliğini gönderiyor. Dil birliği diyince “Hah French Kiss oh yes” diyip karşısındakinin gırtlağına yumulan ibişler var ki düşünün hele sonuna kadar “French” olan öpüşme çeşidiyle hangi dilin neredeki birliği bu?

Toplumsal yaşantı içinde herhangi bir nosyonun erozyona uğraması, bir anlamda o ülkeyi komple olarak dinden kitaptan, kendisine sunulan tek menülü yemek ziyafetinden uzaklaştırıyor ve ortaya adeta kültürler cümbüşü çıkıyor, ki biz böyle bişeyi istemiyoruz. Kesinlikle tek tip insanlar olup, müslüman ve safkan Türk olmayan, hadi Türk ve müslüman olsa bile bunun gereklerini yerine getirmeyen bütün insanları yurdumuzdan ihraç etmemiz en mantıklısı gibi gözüküyor.

Bakın görüyorsunuz sevgili okurlar, her paragrafta konunun derinine, bu aramızdaki kardeş kavgasının G noktasına biraz daha iniyorum. Delip deşerek değil ama, sıvazlaya sıvazlaya. Önce don üstünden girdik, şimdiyse kol görünmez durumda. Ama dikkat, bir anda sokmadık, okşaya okşaya, ürkütmeden soruna ulaştık. Demek ki bir şekilde istenilince uzlaşma toplumu olunabiliyormuş.

Peki deep down inside dediğimiz, hatta Samoa Mozambikçesi’yle “Torrake yomciak soket” de diyecebileceğimiz, mevzubahis derinliklerinde ben, elimde el feneriyle gezip de bir elimi de uzaklarda herhangi bir araç veyahut gemi ararmışçasına elimi alnıma götürüp de gözlerimi kısarak uzağa baktığımda hiçbirşey görmeyip de ayağımın dibine baktığımda ne gördüm dersiniz? Evet, sorunun kaynağı müziğimizdeydi. Zaten her konuda faşizan bir tutum sergileyen ben, herşeyden önce toplumumuzu bozan asıl şeyin bu olduğunu farkedememiştim.

1970′ler bloğunda ünlü Türk rockerlarımız Ferdi Tayfur, Hakkı Bulut ve Orhan Gencebay’ın altın yıllarındayken hepimiz mutluyduk, ilim ve de irfan içindeydik. Kişi başına düşen mutluluk hissesi, Yeşilçam’da bir günde çekilen film sayısından daha fazlaydı, o derece. Fakat sonraları toplumsal beraberliğimizi çekemeyen bir takım yabancı mihraklar, yurdumuza zaman makinesiyle 10 sene öncesinden gelip, 60′larda aranjeli ve hatta alt metninde ırkçılık taşıyan pop müziğini soktu. Evet, sevgili okurlar şu an şaşırdığınızın farkındayım, çünkü hiçbiriniz 70′lerde ortalığın güllük gülistanlık olduğunu hatırlamıyorsunuz. Çünkü yüksek uzaylı Amerikan teknolojisi bizim gerçek geçmişimizi alternatif bir durumla, yani ülkemize pop müziğin girdiği, her değerin 15 saniyede tüketilği bir alternatif ülke durumuyla değiştirdi. Fransızların “Kes köse le ööeeeğ dö laa vööğr” tınılı şarkılarının Türkçe aranjeleriyle gavurlaştırıldı bu toplum sevgili okurlar.

Size şöyle söyliyim, hani diyoruz ya Amerika diğer ülkelerin ışıldamaya başlamış değerlerini alıp, onlardan daha güzel parıldatıp dünyaya bir güzel satıyor diye. İşte şimdi şok olmaya hazır olun. Değiştirilmemiş geçmişimize ait yazılı belgelere ben yakın zaman içinde bir adet uranyum çubuğunun içine rulo yapılmış halde buldum Höyükbaşı’ndaki kişisel kazılarımda. Yani göreceğiniz üzere Greenpeace ismini verdiğimiz toplum gelişme düşmanı Amerika uşakları da yoktu gerçek geçmişimizde. Belgede orjinal metniyle şöyle yazıyordu. “In cold December of 1912, Ferdi Tayfur, Hakkı Bulut and Orhan Gencebay found a new genre. Yeah is’t fucking metal and kicks your ass!!!” İşler adeta çok çok daha garipleşmişti sevgili okurlar. Beni dumurize tavırlar içine sokan iki durum dikkatimi çekmişti. Birincisi Ferdi, Hakkı ve Orhan triosu hiç yaşlanmıyordu. Bu durumda bebek cenini yiyerek genç kalma yöntemini Tom Cruise bizden çalmış olabilir. İkincisi ise metal, rocktan önce bizim topraklarımızda keşfedilmiş ve sonraları belki de Hıncal Uluç gibi moruklar tarafından fazlaca sert bulunarak rock, alternatif rock, boy band rock gibin alt türleri çıkarılmıştı. Dur lan bi de üçüncüsü var. Bu metine göre biz İngilizce’yi de İngilizler’den evvel keşfetmişiz. Ben de niye bu kadar ülkecek sempati duyuyoruz bu dile diyordum hele.

Görüldüğü üzere dünyadaki icat edilmiş şeylerin belki de tamamını icat eden ülkemiz insanı, hatta belki de Amerika’nın bile zaman makinesini icat edip de sonra ona kaptırdığı için geçmişini kaybeden yurdum insanının kardeş kavgasının, ırk kavgasının, kültür ve ekmek kavgasının kaynağı buydu. Bir Deli Profesör atasözü der ki “Kaliteli müzik dinleyen insanların düşünceleri de aynı paralellikte kaliteli olur.” Geçmişimizin hangi aşamaları kim bilir kaç kere değiştirildi şu an emin değilim, kazı çalışmalarım sonucu başka değerlere ulaşacağım, ama insanlarımızın uzun yıllar boyu Demet Akalın, Serdar Ortaç, Boys Anılar, Cankan, Ajdar gibi şarkıcı müsvettelerinin milyonlarcasına birden televizyon ekranının radyasyonu kombosuyla maruz kaldığını görüyoruz. İnsanlarımız mallaşmış durumda. Artık kimse metal dinlemiyor, dinleyenlerse bu türü dejenere eden concon labunya tabakasından başkası değil tabi ki.

80′lerde hair, glam ve heavy metal Kayseri’de keşfedildiğinde köylümüz tarlada, dağda bayırda eşşek skmek yerine bu müzik türlerinin isyankarlığı, mizahı ve leopar desenli gay elbiseleri nedeniyle daha yaratıcı oluyorlardı. Çok üzücüdür ki o zamanlardan icatlarımız arasında elimizde, avucumuzda kalan tek şeey leopar desenli elbiseler oldu ve bu elbiseler sayesinde Ahu Tuğba Yeşilçam’da epey akılda kalıcı bir yer edindi.

Amerika, türü kendisi icat etmiş gibi tüm dünyaya yutturdu ve uzun saçlı, gay giyimli bu abileri kendi bünyesinde yıllar içinde yok etti. Onun yerine bi ara badibildunk yapmış kaslı metalciler devrini başlatsa da pek tutmadı. Müzik icracıları her daim uzun saçlı olsalar da müzikleri sertleşti, kalınlaştı ve şu an “İnsana versen dinlemez” diyebileceğimiz kişilerin dinlediğini görerek Amerika’da ne kadar hayvanın yaşadığını kolayca tespit edebiliyoruz.

Ülkemiz içindeki bütün bu çürümeye, insanlarımızın beyninin, içinin irinle kaplanmasına dayanamadım ve Portakallı Ördeği ülkemize ithal eden Kenan Evren’mişçesine, ülkemize hair ve heavy metali getirmek için kolları sıvadım. Artık tayt giyen, makyaj yapan ama aslında sapına kadar erkek olup konser sonrası groupileri tokmaklayacak türden erkekler bulması zordu ve laboratuvarımda kendi kıstaslarıma uygun şekilde üretim için 1 yıllık bir uğraşa girdim. Zamanının müziğinin üstüne daha fazla mizah, daha kaliteli lirik yeteneği, daha çok gay hareketi ve aynı zamanda enstrümanları cinsel organ gibi kullanma yeteneği kattım. Lirik ve mizah yeteneklerini oluştururken örnek aldığım iki grup vardı. E hep onlar bizden çalacak değil ya, Massacration ve Spinal Tap’in 10 katı gücünde lirik yazan heavy metalcilerim karşımda ve sahneye çıkmaya hazırdı. Servis öncesi üstlerine glam, hard rock soslarını da dökmeyi unutmadım tabii.

İlk önce Metal Skool ismiyle 15 dakikada bir deneme albümü oluşturduk. Açıkcası isim beni pek sarmayınca şu Leopar deseni kafamda kaldığı için grubun adı “Steel Panther” olsun dedim ve grubu müzik konusunda ülkemizin yüz akı partisi MHP gibi faşizan yaptım (Müzik Faşisti). Liriklerinin içinde alttan üstten metal ve hard rock harici müzik yapan herkese bol bol giydirttim, dinleyenlere de apayrı soktum çıkardım. Müzik konusunda faşistlik nasıl olur diyorsanız “Death to all but Metal” (Metal harici bütün müziklere ölüm, Seferoğulları’na ölüm) isimli şarkılarındaki “Fuck the Goo Goo Dolls, they can suck my balls. They look like the dogs that hang out at the mall.” şeklinde başlayıp devam eden sözlere bakabilirsiniz. Korn gibi kolpadan MTV’ye, sektöre laf edip de sonra MTV’nin g.tünü yalayan bir grup asla değil Steel Panther. “Kaliteli gruplar kendi reklamını kulaktan kulağa yapar.” isimli Çin atasözünün tam anlamıyla birebir örneği.

Şarkı sözlerinde çoğu zaman mokarı vermekten sıkılmayan, fahişe buldu muydu kesenin ağzını sonuna kadar açan insanların hikayeleri yer alıyor. Çoğumuzun kıskanç sevgililere demek istediği sözleri bile söylettim onlara. Community Property şarkısındaki “My hearts’s belong to you, but my cock is community property” sözlerini duvara asmayıp da nereye asacaksınız sevgili okurlar? Hatun kısmısının evlenir evlenmez gözünün önüne koyulması gereken bir söz ki sonra başkasıyla kucak kucağa görünce olayın sebebinin farkında olsun.

Grup kırıyor döküyor, skiyor sıvazlıyor belki evet. Ama bütün bunları saygı sevgi çerçevesinde yapıyor. Taşşaklarını yalatsalar da, bageti, gitarı ski gibi kullansalar da sıra Def Leppard’a, Mötley Crüe’ya geldi mi şapkalarını çıkarıyorlar. “Gerçek müziği yapan abilerimize emir terakki evelallah” dedirtecek kadar da hörmet sahibi yaptım ben bunları. Bir albüme 80′lerden katılabilecek ne kadar güzellik varsa kattırmaya çalıştım. Şişko kıza adanan romantik şarkıdan tutun da striptizci kıza duyulan içli hislere kadar.

Bu yazıyı asıl yazmamın sebebi de aslında Steel Panther’ın liriklerde gösterdiği mizahın belki de 2-3 katını kliplerinde göstermiş olması. Fat Girl (Thar She Blows) ve Death to All But Metal şarkıları klibiyle birlikte izlendiğinde uzun süreli ağız açık gülme yüzünden çene kilitlenmesine sebep olacak derecede. Tamam, albümü de paylaşacağım, zaten bu kadar lafın üstüne albümü de klibi de bulursunuz ama Allah ne verdiyse buraya da eklemek istiyorum. Grup hakkında bunca kelamıma rağmen tereddütünüz varsa, önce “Death to All But Metal” sonra Fat Girl kliplerini izlediğinizde bu alametifarikanın bütün şarkılarını sözlerini sindire sindire dinleyip, büyük ihtimalle ezberleyecek, hatta çoğu şarkının içindeki sözleri alıntılayıp duvarınıza asacaksınız. Kalite bu demek sanırım. Çoğu müzik yapan insan da fuck cock suck kelimelerini kullanıyor, bunlar da kullanıyor ama çok sağlam yerlerde kapak mahiyetinde kullanıyorlar ki sözlerdeki zekaya hayran kalınıyor.

Bu ülkeye ve bu dünyaya artık bozulmuş düzeni eski haline getirmek için böylesine “Taşşaklı” bir grup şarttı ve misyonun henüz yeni başladığını söyleyebilirim. Dünyada yeterince insanın kulağına ulaştıktan sonra yeni bir albümle uranyumun içinde yazılmış bilgilerden şu an duyduğunuz ve daha duymadığınız (Hepsini söylersem yeni albümü almazsınız) bütün gerçeklere maruz kalacaksınız ve işte o zaman o zaman makinesini Amerika’lıların g.tüne sokup ötekileştirililen Hakkı, Ferdi, Orhan Trio’muz ile müziğimizin altın çağını hep beraber yaşayacak, geçmişteki hataları yok edeceğiz ve yeniden dünyanın tek gücü olacağız. Hatta dünya Türk olursa o da fena olmaz. Her neyse, 80′lere böyle güzel bir albümle yeniden dönmek gerçekten çok güzel. Aşağıdaki klipleri göremiyorsanız buradan yasak delici programı bir defalığına kurup, sonsuza kadar izleyebilirsiniz.

Buradan da albümü indirebilirsin. (Yemek tatmak helal.)

Yazı bittiğinde “Steel Panther – Community Property” çalıyordu.

Better Off Ted

Bunu,alttakini ve ondan sonrakini yazan Deli Profesör

Dünyanın çapına kocaman bir “A” diyelim. Keşif halkası denen bi kavram var aynı zamanda. Bu keşif halkası dediğimiz şey birisinden duyarak, ya da yazılı/görsel basında dikkatimizi cezbederek hayatımıza müdahil olan her güzel şeyi kapsıyor. He derseniz ki ben gördüğüm boktan şeylerden de kendime tecrübe katıyorum, benim keşfettiğim bok muadili şeyleri de kendi hesabınıza katabilirsiniz. Okuldaki arkadaşlarımıza ya da 2 blok ötedeki apartmandaki komşu kızımıza, veyahut doğuda zorunlu görev yapan kardeşimize daha önceden haberi olmadığı bir film, kitap ya da müzik, anlayacağınız buna benzer şeyler önerip şaşı bak şaşır kıvamına getirdiğimizde, onun gözünde büyük ihtimalle bu önerdiğimiz eserin kaşifi konumuna düşüyoruz.

İşte bu noktada keşif halkası kavramı devreye giriyor ve diyor ki, “Bre deyyus, bre .mın evladı, söyle bakayım bana hele, bu keşfettim diye götünü tavana kaldıran filmi dünyada ilk sen mi gördün?” Kem küm diye diye kendi önünde diz çöküp kendini yumruklamaya başlarsın alimallah. Yeteri kadar mantığın olduğunun farkına varsan, keşif zincirinin başlangıcının olmadığını, yazının başında dünyanın nitelendirdiğimiz çapı “A” ise, keşif halkasının bunun üstüne örülmüş olan bir örgü yumağı, devasa bir örgü yumağı olduğunu bilip çapının da “Sonsuz A” olduğunu söyleyebilirsiniz.

Şöyle bişey vardır ama, mühim olan kendi bünyenin bu sonsuz halkanın hangi kısmında konumlanmış olduğu. Yani sonsuz halka çok küçük dokulu mikrofiber halkacıklardan başlayıp, evrilerek koskoca çığ konumuna gelirken şayet sen ilk zamanlarında bu zincire kenetlenmiş bi parça olduysan, kendini teorik olarak bu eserin kaşifi olarak kabul edip, başlangıç referans noktası olarak mikrofiber anını alırsın. Bu beğendiğin diziyi ya da filmi kimsenin tanımıyor oluşu seni onun misyoneri yapmıştır adeta.

3 aşağı 5 yukarı hikayelerimiz buna benzer. Ben de Deli Profesör olarak kendimi sizlerle az veya daha az bilinenleri paylaşmaya adadığımdan ötürü bir yandan cahil kalmanızı isterim belli konularda, en azından benim bildiğim ve kendimi uzmanı sandığım bazı şeylerde adeta mal gibi boş boş bakmanız keyfime keyif katıp emosyonal halimi şişirecektir. Sırf bu sebepten ötürü tee ne zaman izlemeye başladığım “Better Off Ted”in popüler olmamasını, en azından Türkiye’de, çünkü öbür türlü yayından kalkar, bi yandan da virgül öncesinde dediğim gibi yayında kalmasını istedim. Aradan geçen 5 küsür ay içinde bakıyorum ki dizi halen Türkiye’deki popülerliği konusunda bir adım ilerleyememiş konumda. Biraz da arkada bulunan referansın ve patlama noktasının önemi var tabi ki. Bakınız, skindirik FlashForward dizisi bile yok Lost’tu ekibiydi zarttırı zutturu derken 2 günde patladı dünyada.

Popülerlik ölçümünü neye göre yapabiliriz mesela? Herşeyden evvel gider ilk olarak Ekşi’ye bakarım. Bi dizinin hakkında yazılanlar Ay/Yazı oranında 15-20 civarına ulaşmışsa o dizi yeterli kıvamına ulaşmıştır, kulaktan kulağa ilerlemek için yolu açılmıştır. Bunun haricinde Divx Planet’teki altyazı indirme sayısının da bölüm başına ortalama 150 olduğunu görünce ben, sonra aman efendim bana anlatacak bişeyler çıktı diyerek sevinirken, yata kalka, geze toza bir de bakmışım ki aylar yıllar geçmişken, sonra girip de tekrar bakıp gözlerimi ovuşturunca zaten popüler olmadığı için temennimin tuttuğunu görüp sevindim.

Bi kere herşeyden önce artık dizilerde filmlerde mantık arama devrimiz bitti, 10 yıl öncesinin olaylarıydı onlar. Oturup Yalan Rüzgar’larında aile ağacını, seceresini çıkaracam diye bunalımdan kendini o ağaca ilmekleyen çok adam gördüm. A Takımı dizisinde iki tane teneke parçasından Armageddon Gun yapan ekibe kızan adamlar şimdiki dizileri görse götleri tavana vurur. Tüm dünyayı 2 dakika 17 saniye bayıltan cihaz yapmışlar yorrağım ne tenekesinden bahsediyorsun sen?

Aslına bakarsanız Better Off Ted de mantıktan kısmen nasibini almış değil. Yani bi nevi bi tarafı kırmızı, bi tarafı mor elma gibi. Ama gördüğünüz üzere bir tarafı abuk olduğu zaman geneline bakınca elmayı genel olarak ucube nitelendirmesine tabi tutuyoruz. Elimizde Veridian Dynamics adında bir şirket var. Bu şirketin sığır üretimi haricinde teknolojik her konuda bütün icatları üretebilecek kudreti olduğu pilot bölümünden itibaren gözümüze sokuluyor. Dizinin başında 190 derece sıcaklığa dayanan mouse istenildiğinde “Eğer bilgisayar mouseuysa işimiz sadece 5-10 dakika daha çabuk biter” türünden bir cümle sarfedilmesi de gözümüzde 2009 yılında teknolojinin uçmuş olduğu başka bir paralel evren izlenimi yaratma derdinde. Çelik gibi dayanıklı ama lastik gibi zıplayabilen bir metal, ya da balkabaklarının silah olarak kullanılması türünden bize lüzumsuz görünen ama bu şirketin üzerinde uğraştığı pek çok şeyin açıklaması var. Parayla ısmarlama teknoloji üretmelerinden dolayı müşterilerinin ne istediklerini sorgulamak elbette onlara düşmez, 8 bacaklı tavuk isteyen olsa bile etik metik sızlanmayı kenara bırakıp “Eyvallah Katya Bacı” diyeceksin. He işin etiği var dersen, paranın da etiği var, madem işin ısmarlama teknoloji üretmek, o zaman paşa paşa.

Böylesine güçlü ve hayal edilemeyecek derecede teknolojilere sahip şirketin arkasında da şirketin kendisi gibi, son derece dominant ve dominantlığının, güçlülüğünün yanında oluk oluk akıp da taşa taşa giden ırmaklarcasına seksi imajı bulunan Veronica yatıyor. Dediğim dedik, son derece tavizsiz ve kendi haricinde kimsenin dediklerini sallamayan biri. Belki de bu sebepten dolayı şirket bu denli gereksiz, çoğunlukla mantıksız icatları gıkını çıkarmadan ve yadırgamadan üretebiliyor. Tokayla arkadan topuz yapılmış sarışın saçları, üzerindeki erkeksi takım elbiseleri ve insanları küçümseyen tavırları bile onun zeki seksi imajını zedeleyemiyor. Gerçi ben güçlü kadınlardan hoşlanıyorum, gözüme bu denli seksi gözükmesi bu yüzden de olabilir.

Veronica kimseyi sallamıyor demiştim, sözümün arkasındayım, ama bir kişinin haricinde. Onu da kendi sallama kapasitesinin %50′sinde sallıyor ki kendisi için bir rekordur. Şirketin üst kademeden yöneticisi ve dizinin adındaki kelime oyununa mahal veren kişi, Ted. Ted aslında Veronica’nın zıttı kutupta. Şirketin gülen, çalışanlarla diyalog kuran ve onlarla arkadaş olmaya çalışan yüzü. Mesela Veronica yeni bir icat yapılmasını sadece ister. Ted ise icattan üretim aşamasına kadar bu işlerin peşinde ciddi anlamda koşan kişidir. Veronica’daki yüksek testesteronun yanında onun kız arkadaşı gibi kalır bi nevi. Karısından ayrılıp kızıyla yalnız yaşamasından ötürü aşk hayatına azami dikkat göstermeye çalışsa da Veronica’nın karşı koyulamaz cazibesine kapılır yer yer. Pasif duruma düşmedikten sonra hiç problem değil tabi. Ne demiş Orhan Veli Baba, “Güzel kadınları severim, işçi kadınları da severim, güzel işçi kadınları daha çok severim.”

İsimleri tek tek inceleyerek gidiyoruz ama Phil ve Lem ikilisi için ortak bir inceleme olacak. Zira ikisi yek vücut gibi ya da sevgiliymişçesine neredeyse her sahnede birlikte görünen, şirketin neredeyse bütün icatlarını üreten bilim adamlarıdır. Düşünün hani bazen bir erkek arkadaşınızla çok fazla gezip tozduğunuzu, günlerinizin aylarınızın birlikte geçtiğini farkettiğinizde aslında erkek erkeğe sevgili olduğunuzu farkedip rahatsız olursunuz, işte bu ikilinin çizdiği imaj da tam bu şekilde. Bu anlattığım durum gay ilişkisinden tabi çok farklı, sadece erkek arkadaşınızla sevgili olduğunuzu sanma durumundan bahsediyorum. 2-3 saat haber vermeden bir yere kaybolduktan sonra afra tafrayla karşılaşma durumu, karşı tarafın yediğine içtiğine karışma ve buna benzer pek çok durum bu adeta yapışık bilim adamlarının ilişkisini açıklıyor. Ki, Phil evli olmasına rağmen büyük ihtimalle zenci arkadaşı Lem ile daha fazla zaman geçiriyordur. Arkada çalışan koskoca bir şirket imajı verilmiş olsa da bahsi geçen bütün icatların ardında bu ikilinin çalıştığını görüyoruz. Dizinin ana karakterleri olarak böyle olması da çok doğal tabii. Bunun yanında tamamlayıcı olarak ara sıra yalandan 1-2 yan oyuncu da bişeyler yapıyormuş gibi gözüküyor. Bu arada prensip olarak belki evet sığır üretmezler, ama güzel bir kas yapısına sahip leziz sığırsız et dahi üretebiliyorlar. Zamanla bazı bölümlerde aralarındaki ilişkilerde sallantı olduğu zaman göreceksiniz, icatlarda da problemler çıkmaya başlıyor, şirket kaosa sürükleniyor. Buna rağmen ağızlarıyla kuş tutsalar dahi şirketin patroniçesi Veronica’ya yaranamıyorlar ve yaranamayacaklarını da biliyorlar. Tabii yer yer Phil yine bi umutla Veronica’yı -evli olmasına rağmen- koynuna alabileceğinin hayallerini kuruyor. Ama elindeki tek şey seksi olmayan karısı ve Lem. “Kendisine neden seksi bi hatun üretmiyor?” diyebilirsiniz. Bilim etiğine olan takıntısından ötürü bilimi insanlık faydası haricinde kendi çıkarına kullanmayı reddettiğinden desem?

Bir dizide ofis hayatı olur da işin içinde yer yer aşk paslaşmaları olma mı guzum? Aha işte Linda karakteri de o kısımdan ekleme kenetleniyor ve dizinin ana karakteri Ted’in aşık olmamak için kısmen uzağında durduğu hatun pozisyonuna geliyor. Dizinin neredeyse ilk bölümünden itibaren aralarında kıvılcımdan da öte şimşek çakışması olmasına rağmen, yukarıda da bahsettiğim üzere Ted karısından yakın zamanda boşanmış bir adam ve çok değer verdiği kızı olmasından ötürü, Linda’yla birşeyler yaşaması durumunda bunun uzun süreli olacağını biliyor ve açıkcası kızının başına herhangi bir cici anne gelsin istemiyor. Veronica’yla vuruşmaya geldiğinde masa üstünde şipşak yapıp da Linda’nın poposunu gördükçe suratından terler boşalması bu yüzdendir. Yoksa Veronica gibi bir karakteri masada bağırtan adam Linda’nın yedi ceddini kanırtır, o da ayrı. Linda kendisini Ted’e ayartmak için sevgili yaptım ayaklarına dahi girse de Ted’in çüküne ve kalbine vurduğu kelepçeyi bi türlü çözemiyor.

Konusunda bahsettiğim gibi durmadan yeni icatlar üreten bir şirketin içinde geçen bir dizi bu. Ama esas odaklandığı şey bilimden, teknolojiden önce bu icatların kendi üzerlerindeki etkileri ve şirket içi sosyal ilişkiler. Aslında her bölüm, güven, patronlar, arkadaşlık, inovasyon gibi barizce üzerine bastırılmış ayrı temalar üzerine kuruluyor ve dizinin her açılış jeneriğinde reklam tarzı bir motivasyon filmiyle bu temayı vurgulayan komik bir intro yapılıyor. Bilim etiği diye Phil’in telaşlanması boşuna değil. Yeri geldiğinde üretilen icatları kendi kişisel hırsları nedeniyle kullananların başları büyük oranda derde giriyor. Testi bitmeden saç çıkarıcısını babasına götürmek isteyen Ted’in losyonu yanlışlıkla masasına döktükten sonra masanın her yerinin kıllanması, Lem’in sevdiği kızdan rakibini uzak tutmak için sonar kusturucuyu üzerine doğrulturken yanlışlıkla kızı kusturması gibi. Absürd durumlar günlük insan ilişkileriyle birleşince çok da insanı zorlamayan, 20 dakikalık güzel bir durum komedisi çıkıyor ortaya. Linda’dan uzak durmak için yalandan profesyonel olmaya çalışan Ted’in Linda’nın poposuna baktığında gördüğü aşağıdaki resimdeki yazı ise aslında dizinin temasının 1/4′ünün açıklayıcısı niteliğinde. Herkes sussun, Linda’nın götü konuşsun. Konuş vantrolog göt.

Kız kabak gibi götü dikmiş bekliyo, Ted daha hala profesyonel takılacam derdinde. Ne diyim sana Ted?

Yazı bittiğinde “Paul Gilbert – Rusty Old Boat” çalıyordu.

Gillette Fark-ı Titreşim Original Soundtrack

Bunu,alttakini ve ondan sonrakini yazan Deli Profesör

Gillette Fark-ı Titreşim Orjinal SoundtrackRuhumdaki iç ve dış dinginlik basıncını dengelemek için gitmediğim öğreti ustaları, dayak yemediğim senseiler, giriş merdivenlerini ine çıka aşındırmadığım Shaolin Tapınakları ve suratlarına parmağımı uzatıp, aşağılarcasına “Ha ha!” demediğim Shaolin rahipleri kalmadı sevgili okurlar. Hangi mekana gittiysem kapısı tabi ki de suratıma kapanmadı, ama kapansa da pek bi halt farketmeyecekti, çünkü hiçbirinde aradığım huzuru bulamadığım için bir saat içinde uzaklaştığım anılar olarak kaldılar. Tibet’lere Alaska’lara aktım da kıyı kıyı, yine de ruhumdaki huzursuzluk kat ettiğim yolla doğru orantılı endekslendi. Yıllara yaydığım arayışlarım sonucunda aradığım şeyin dayak yemek olmadığını anlayabildim herşeyden önce. Yani 20 yıllık bir uğraş sonucunda bana huzur verme ihtimali olan şeylerden sadece birini eksiltmiştim ve geriye zibilyor sebep daha kaldıydı.

An geliyor ki arayışlarınızın peşini dürtüklemeyi bırakmanız gerekiyor kimi zamanlarda. Kovaladıkça kaçan ateş böceği gibi yaldır yaldır ışığı görürkene, nereden geldiğini anlayamıyorsunuz mesela. Arayışlarımı azaltıp, dinginliğin bana kendiliğinden yaklaşmasını bekleyen zamanlarımdaydım, onca şeyi tecrübe etmiş olmama rağmen hala toy bi bebe kadar boş bakıyordum etrafıma. Sıradan bir günde göbeğimin üstünde huzur içinde yatan kumandayla birlikte televizyon izlerken kapımın zili çaldı. İnanamayacaksınız ama ruh dinginliği uzaklarda, ağarmış upuzun sakallarının içinde çeşitli canlı ekolojisi kurulmuş pis heriflerde değildi, sadece bir kargo kutusunun içine sığdırılmıştı. Titreşen bir kutu bana “Fark-ı Titreşim Öğretisi”nden bahsediyordu, insanın tinsel düzeninin titreşim üzerine kurulu olduğundan. İnsan ister istemez biraz abandone kıvamına geliyor ama fark-ı titreşim öğretisinin bana buyurduğu üzre “Titredim ve kendime geldim.” o an. Ruhumun içindeki ufak bi çalkantıydı meğersem sadece ihtiyacım olan. Ama herşeyden önce dozajlı bir titreşimi öngörüyordu bu öğreti. Gerekli miktarda titretildiğinde bıçağı bile adeta bir spa masajcısına çevirebiliyordu mesela.

Tabii ki bir bıçağı spa masajcısı kadar nazik ve naif yapabilecek tek bir sensei tanıyordum, bu sensei tek bir kişi değil, binlerce kişilik kurumsal bir ekibin zihin havuzunda birikmiş ruhani bir liderdi, adı tekti, ama onu bu denli büyük yapan şey, bütününü oluşturan parçalarıydı, bu efsane Gillette’ti ve yeni öğretisinin, daha doğrusu fark-ı titreşim öğretisinin adı Gillette Fusion Power Stealth idiydi. Bir bıçağı katana kadar keskin yapıp da, her seferinde suratı adeta yalayıp geçiyor hissini yaratıyor olmak pek kolay olmasa gerek. Güzel bir hafta sonu uzamış sakallarıma bu konuda ders verirken elde ettiğim en değerli altın bilgi buydu sanırım, belki de hayatın, ya da başka şeylerin anahtarıydı bu.

Fark-ı titreşim, vicudumun içindeki damarlarda akan galonlarca kanları bir vişne suyuymuşcasına daha sevimli ve agucu gugucu diye okşanası bir halde hareket ettirip, kalbime akın akın gönderen, zihnimdeki çakraları, ışık çıkma noktalarını hızlı bi şekilde açarken, içimde adeta yüzlerce duygunun karışımından oluşan bir duygu, arzu şelalesi yaratıyordu. Bildiğiniz üzere insanlık belki de hatırlanmayacak kadar eski zamanlardan beri duygularını melodiler bütünüyle ifade etmeyi seviyor, bu ifade şeklinin benim üzerimdeki etkisi de yadsınamayacak kadar devasa. Tıraş öncesi, esnası ve sonrası gibi başlıklar altında adeta Gillette Fark-ı Titreşim Soundtrack diyebileceğim 11 parçalık bir soundtrack listesi canlandı kafamda. Belki de hissettiklerimi size daha kısa cümleler ama daha yoğun hislerle yaşatmanın en kolay yolu bu gibi geldi bana. O yüzden Gillette Fusion Power Stealth ile tıraş olurken ne tür iç kıpraşımlarınızı gireceğinizi bu yöntemle sunacağım ve siz de eşşekler gibi arzulayacaksınız bu bıçağı.

1-) The Kinks – Apeman: Gillette, bir tıraş bıçağı olarak hayatıma girmeden önceki hayatımın belki de karbon kopyası diyebilirim bu şarkı için. Maymundan farksız bir adam gibi ortalıkta aymazca gezerken, çoğu zaman normal insanların dünyasına girmeye çalışmaktan ziyade, onları kendi maymun dünyama çektiğim az olmamıştır sevgili okurlar. Biliyorum, aranızda hala maymun gibi bir karış leş, kirli sakalla gezmenin çok karizmatik durduğunu, hatunların böyle pis heriflere hasta olduğunu düşünenler var, ama unutmayın, bu dünyada Gillette olduğu sürece dünyanız ufaldıkça ufalacak, gün gelecek medeniyete teslim olacak ve yumurta kadar parlak olabileceksiniz. Hadi tamam, illa uçtan uca yumurta olun demiyor ki Gillette size. Adam gibi sakal şekli verin, top sakal, keçi sakal veyahut Elvis faulü. Ama insan olduğunuza ve dış görünüş zevkimiz olduğuna dair bi ışık vermeniz şart.

2-) Rufus Zuphall – Freitag: İş hayatındaysanız günden güne tıraş olmanız çoğunlukla gereklidir, belki her gün aynı tıraşı olursunuz, ama düşünün haftanın son iş günü olan Cuma günü suratınızın ışıl ışıl tertemiz olması apayrı bi özeldir, ya da Cumartesi günü evinizde güzel bir kahvaltı yapıp gezmeye çıkmadan önce. Çoğu zaman terapi işlevi görür böyle günlerde yüz tıraşı. Normal bıçakla suratınızı kanlar içinde bıraksanız bile huzur verici bi yanı varken varın gelin bir de titreşimlerin suratınızı okşarken nasıl mest ettiğini düşünün. Freitag, Almanca’da Cuma günü anlamına gelirken, bir yandan da “frei” kelimesinin anlamının “boş” olması sebebiyle belki de en huzur verici gün ünvanını alıyor ve tıraşlarınız bu isime sahip mükemmel enstrümantal şarkıyla hafta sonu eğlencesine dönüşüyor.

3-) Black Strobe – I’m A Man: Hassaslık diyoruz, naiflik diyoruz. Sefilliğe alışmış kimi rezil-i rüsvalar erkek adamın herşeyinin sert olması gerektiğini düşünebilirler. Yaptıkları her işte kolay bile olsa zorlanmak için kendi yollarına taş koyarlar, böyle adamlar çok var sevgili okurlar lütfen inkar etmeyin. Tıraş olurken dahi suratı kanlar içinde paramparça olsun da façalı suratı karizma olsun derdine girerler. Suratına 80 kere köpük sürülüp ovalanması yüzünden elinin 2 saat suya yatırılmış hali gibi cıvık/ishalik bi kıvama dönmesine rağmen hala kesemeyen tek bıçakları çok severler, imkanları olsa çeyrek bıçakla tıraş eziyetini çoğaltabilirler. Evet, biraz erkek olduğumuzu hatırlama vakti, ama böylesine işkence haline dönmüş tıraşlarla değil. Sadece tıraş öncesi gaz almak ve hatunizade kişileri baştan çıkarabilecek postansiyel değerine yükselmek için bu şarkıdan bir doz alıp akabinde tıraş işlemine geçmek yeterlidir.

4-) Country Joe & the Fish – Flying High: Sıra geldi köpüğü surata sürmeye. Tabii surata sürmeden önce elde yumuşatma anında o özel Gillette köpüğünün kokusu o denli güzel bir şekilde banyoya yayılır ki, kendinizi bi anlığına ayakları yerden kesilip de dünyada her yerin ve şeyin çok güzel koktuğu başka bir paralel evrene aktarılmış hissedebilirsiniz. Surata o esansı yaydıkça koku burun deliklerinizin içinde arz-ı endam eder. Hollywood filmlerinde iki esrar çektikten sonra uçan adamlar, şu köpüğün kokusunu bi bilseler bütün mariuahana tarlalarını yakar, tıraş köpüğü ve tıraş sonrası losyon işte o şekilde uçurur, buna diyebileceğimiz tek şey “Uçmak”tır. Hatta öyle adamlar gördüm ki, parfüm kullanmak yerine bu tıraş köpüğünü suratına sürüp çıkıyorlar, aşk mıknatısı olduğunu söylüyorlar ama bilemedim.

5-) The Beatles – Strawberry Fields Forever: Sıra tıraş bıçağıyla ilk temasa erişip fark-ı titreşimi hissetmeye geldi, gözleri kapatıp bıçağı rahatça, güvenle suratınıza sürmek, işte böylesine bir huzur. Bıçak sadece kendi amacına hizmet ediyor, yani sakalları kesmeye. Bu konudaki keskinliğini bir elmas ucu bile yakalayamaz mesela. “Gözler kapalıyken yaşamak kolaydır” demiş efsanevi grup. Gillette’in bıçağı Stealth’i kullanırken de yaşamın kolaylığına veda etmenize gerek kalmıyor. Gözler kapalı tıraş olurken bir yandan suratınızı hiç olmadığı kadar daha derinden keşfediyorsunuz hatlarıyla. Bir yandan bulunduğunuz ortam etrafı mermerlerle kaplı bir banyo olmaktan çıkıp, etrafında midillilerin koştuğu ve albatrosların uçtuğu çilek tarlasına dönüşüyor. Titreşimin yarattığı masaj etkisi ve bıçakların size sunduğu güvenle birlikte her tıraşta dünyanın görmediğiniz güzellikleriyle 15 dakikalığına randevulaşmış oluyorsunuz.

6-) Nekropsi – Yok Var: Bıçağa dokunuyorum bi yandan, hani elimde olan şeyin bi tıraş bıçağı olduğuna eminim, bu iş teoride böyle. Bildiğin üstünde 5 tane bıçağı var kardeşim. Ama işin garip yanı tıraş olup sakalları bertaraf ederkene sakallar sanki suratınızdan bi bıçağın zoruyla değil de kendi istekleriyle gidiyorlar. Acaba diyorum bu Gillette kılların dilinden anlıyor da onlara nazikçe “Lütfen bu suratı kendiliğinizden terkedin” mi diyor ne? İşin sebebi bu mudur bilmiyorum ama tıraş bıçağını gözümü açıp görmesem orda olduğunu anlamayacam. Beni delirten tek olay bu oldu, ki bu da olumlu anlamda delirtince bişey diyemiyorsun. Aynen bu şarkıdaki gibi bi ikilemin içine düştüm. Gözümü açıyorum bıçak var, kapatıyorum yok. Surata sürerken hırt kırt diye kıl kopma sesi gelmeden nası anlayabilirim ki? Tıraş bıçağı duyulara değil, ruha hitap ediyor adeta. Yok kardeşim, yok. Var da olabilir, ama bence yok.

7-) Roscoe Shelton – Yesterday’s Mistake: E şimdi gel de dandik tıraş bıçaklarıyla heba ettiğin ömrün ardından ağlama. Tıraş bıçaklarının kıllarımın dilinden anlamaması yüzünden 1 saat tıraş için cebelleştiğim günler oldu benim, yer geldi suratımda yüz gözeneği başına 63 yerde kanama olduğunu gördüm, bunların kanamasını durdurmak için tıraş başına bir tane tuvalet kağıdı rulosu harcıyordum kanların üstüne yapıştıra yapıştıra. Gidip yıllarca uzun sakallı pis senseileri karizma adam sanırsan olacağı budur. Ömrümün çeyreği tıraşla, diğer çeyreği kanama durdurmakla geçti. Ama artık suratımda kanamayı bırak, tahriş dahi olmuyorken, ben gülmeyeyim de kimler gülsün? Ha geçmişe geri dönüp de şöyle bi hatalarıma baktığımda yine hüzünleniyorum o da var. İşte geçmişteki tıraş bıçaklarıma dönüp bakarken bu şarkı canlanıyor kulağımda ister istemez.

8- ) Aleksandr Pushnoy – Never Let You Go: Normalde bir ilişkide bile anlık/günlük temaslar duygusal bi bağ yaratmazken, bu bıçağın sadece sizin köleniz olmak için çaba verdiğini hissedince ona karşı engellenemez bi bağınız oluşuyor. İkili insan ilişkilerinde çoğu zaman çıkarlara dayalı, yalanlarla bezeli iğrenç durumlara şahit oldukça, hayatta belki de sadece sizin huzurunuz için çabalayan bir bıçağını tıraş bittikten sonra kutusuna terketmek pek bi koyuyor. Keşke sakal o an yine uzasa da onunla vücut temasına girsem diyorsunuz, böylesine bi ayrılık hüznü çöküyor. Ayrılık anlarında herkes kıymete biner ya hani, bi çılgınlıkla birliktelik süresini uzatmak için bacaktaki kılları tıraşlamaya gidiyor o olay. Belki de bacakları tıraşlarken suratımdaki kıllar uzar, sonra yine onları alırım, sonra yine bacağımı ve seni asla bırakmam döngüsüne giriyorsunuz. Tamam Gillette bıçağı türdeşlerinin arasında en uzun süre dayananı ama bacaklarınızla onu yıpratmasanız ilişkiniz daha uzun sürer sanırım. Nasıl ki bi aşk hızlı yaşanınca çabuk bitiyorsa, bu kadar abanmanız da Gillette’nizi bitirecektir.

9-) Paul Gilbert – I’m not Afraid the Police: Öyle ya da böyle tıraş bitti. Ayrılığın hüznünü üzerinizden bir saat sonra atabildiniz. Tıraş olmadan önce insanların sizi azılı bi katil gibi gördüğü anlar geliyor aklınıza. Tıraştan evvel, polisten kaçmak için suratında upuzun sakal bırakan bakımsız bi adam gibiydim. Hele ki bu Cem Garipoğlu’nun yakalandığı anki görüntüleri benim de o paralellikte bi insan olarak anılmama sebep oluyordu. Bi kitabı tabii ki kapağına göre yargılayamayız ama polis görse tipten 5 sene yerdim, o derece. Bu öğreti bana çeki düzen vermeden önce her polis gördüğümde fellik fellik kaçıyordum, doğal olarak onlar da tipime ve kaçışıma bakarak beni yakalayıp karakolda sorguya çekiyordu. Adeta kelle avcısı pis bi katil muamelesi görüyordum ve öyle biri olmamama rağmen bu yaşadıklarım beni öyle biri olduğum psikolojisine soktuydu. Amma artık tıraşlanmış bir şeftali kadar kılsızım ve tüy kadar hafif suratım var. Elimle yüzüme dokunduğumda o bölgede dokularım olduğunu hissedebilmek güzel. Bu hissi en son ergenliğe girip sakallarım çıkmadan önce hissetmiştim sanırım. Polislerden korkmuyorum artık, çünkü kim olduğumu biliyorum ve polisten kaçmak için sakal uzatmış azılı bir suçlu görünümünden çok uzağım.

10-) The Stooges – I Feel Allright: Bu üstteki maddelerde saydığım mükemmel muameleye sadece bir tıraş bıçağıyla 15 dakika içinde ulaşabiliyor olmanın akabinde insan formundan adeta enerji formuna geçiyorsunuz. Kutuyu gördüğünüzde içinden bu denli büyük değerlerin çıkacağını bilemezdiniz. Kutuyu açtınız ve büyük çıktı sevgili okurlar, lakin bu açtığınız kendi kutunuzdu ve yıllar boyu aradığınız ruh dinginliği arayışını nihayetine erdirdiniz, fakat bir yandan da bu bişeylerin bitişi değil, başlangıcıydı ve bu başlangıç size adeta geminin yelkenlerine dolan kuvvetli rüzgarcasına hız verdi. İlerleyen yaşına rağmen sahneye çıktığında kendini frenleyemeyen, etrafındaki bütün ses sistemlerini parçalayan bir Iggy Pop olmak kolay değil, aslında kolay, ihtiyacınız olan en önemli şeylerden biri motivasyon ve şu an itibariyle ondan fazlasıyla depoladığımızı söyleyebiliriz.

11-) Yeah Yeah Yeahs – Date With the Night: “Spaaaaaaartaaaaaaaaaans!” deyu haykırdıktan kelli artık günü sallamaya hazırsınız. Gece gelince muhtelif mekanlarda bu karizmanızla yiyebileceğiniz nanelerin çeşitli varyasyonları olsa da bunları burada dillendirecek değilim. Artık gününüzü şekillendirmenin zamanı. Evden çıkarken bu şarkıyı zihnine yerleştir ve yer yer hatırladıkça uçuşa geçtiğini göreceksin, bir nevi ruhani yakıt gibi etki yapar. Get Up and Go!

Yazı bittiğinde “Rammstein – Zerstören” çalıyordu. Şarkının başında türkü çalıyor lan “Yar yarim ağlama” diye.

Düşünmeyi bilemedik bir türlü, tomruk olduk

Bunu,alttakini ve ondan sonrakini yazan Deli Profesör

Birkaç yazımı takip etmişseniz spoiler verme, katil uşağın kim olduğundan bahsetme gibi hususlarda çekincem yoktur. Filmi olayların başladığı yere kadar değil de, her zaman ucu bucağıyla bütün olarak ele almışımdır. Bu yüzden de genelde bahsettiğim filmi izleyen insanlara hitap ettiğim anlamı çıkarılabilir. Yani madem olanı biteni anlatıyorsun bre deyyus-ül aziz, bu filmi izlemek için bana bi sebep ver ki izlerken senin verdiğin spoilerlar yanında gereksiz bi ayrıntı olarak kalsın denilebilir bu serzeniş hissedarları aracılığıyla.

Film yazısı mı yazmışım o gün, o zaman öncelikle gelmeden önce konuya çalışacaksınız sevgili okurlar. Konu hakkında öncelikle kendi temelinizi kendiniz oluşturacaksınız. Burası üniversite sonuçta, hepsini anlatamam ki, zorttiri zort desem zaman doluyor, sonrası da zaten şu epizotun şu çaptırı felan filan onlar size kalmış işler. Bana sorun mesela, bi incelemeyi, ön inceleme dahi olsa filmi izledikten sonra okuduğumda zibilyon katı kadar daha orgazm oluyorum. İzlemeden okuduğumda “Sununla şunun arasında bi olay örgüsü oluşur”dan başka da bi kısmını pek kapamıyorum, ama hani okumak iyi şeydir, o yüzden izlemeyeceğim filmlerin incelemesini önceden okuyorum. Lakin inceleme dediğimiz şey zaten filmi izleyip izlememize karar vermemizi sağlayacak karar mekanizmamızı harekete geçiren kritik zinciri değil midir? Benim için biraz muallakta kalmış bi durum.

Şu 3. paragrafa gelene kadar dikkat ettiyseniz – ki etmemeniz için öküz olmanız lazım, kör göze parmak sokmuyoruz burda – hep bi alttan alttan film ya da sinema menşeili bi inceleme geliyor mesajı verdim. Tabandan adeta bir göstebek gibi arzı dele dele ruhunuza aktı bu mesaj. Karaciğerlerinizin içinde zilyon tane skindirik hormonun etkisinde asıl vermek istediğim mesajın acı etkisinden arındırılmaya çalışıldı, fakat, evet, bugün kenarda tuttuğum güzide, ender demiyorum bakın, sadece güzide bir Türk sineması parçasını sizlerle paylaşacağım. Biraz önce yukarıda bahsettiğim sebeplerden önce filmi hep beraber izledikten sonra yazıyı okumanızı istiyorum, o yüzden şu an yazı dizgisini ayarlamadım, emin değilim ama sol üst kısımda, herşeyin başladığı yerde Youtube çerçevesine gömülmüş bi video görmeniz lazım. Orada eşşeğin ziki iriceliğinde bembeyaz bi boşluk görüyorsanız, sorununuzu anında çözüp tam kadro kritizasyona tabi tutum hareketine geçmek için makat isimli programı şu linkten anında indirip, ileri ileri next next yes ok diyip kurmanızı istiyorum, akabinde hep birlikte makattan giricez, adeta bi parmak boyu fitilcesine delip geçicez yasaları. Bi kere delmekle bişey olmaz diyip ırzına geçecez o yasaların sevgili okurlar.

Sayfayı F5 tuşuyla yenileyip hem videoyu gösterttirip hemi de bana ekstradan hit sağladığınıza göre artık hazırız.

Facebook jenerasyonun yarattığı “Al gülüm, izle ve gül gülüm, gülmekten yarıl gülüm” mantalitesinin saat başı 250 farklı videoyu kontrolsüz bir biçimde internete yaymasından beri, pek çok kısa film ve benzeri amatör video çekimlerine karşı frijit oldum açıkçası. İnternetin bi köşesinde inanılmaz alımlı bi video gördüm müydü “Ben bunu paylaşırım blogumda” diyerekten kalbimin küt küt çarptığı mevsimler şu an adeta hüzün yapraklarını yerlere sapsarı pespaye yapmış vaziyette. İstiyorum ki şurada hep birlikte konumuz hangi videoysa, filmse üstüne birkaç sayfa yazalım, bana göre en azından her kritiker başına bunu hak ediyor bu videolar. Ama birkaç Facebook bebesinin klavyesinin ucunda elin bebelerine meze oluyorlar, “Puaaaa yharıldmmmm” yorumları alt alta dizilirken aslında o video daha fazla şöhrete değil, daha fazla yalnızlığa ve anlaşılmazlığa erişiyor.

Neyse ki şu vakte kadar elimdeki video en azından bana bu homo ortamında denk gelmedi. Belki de şu an benimle arkadaş olmamış başka denyoların elinde alay malzemesi oluyor, bilmek, hissetmek istemiyorum. Alay malzemesi dediysem, tabii ki şu siteyi okuyan kitle için geçerli olan bi durum değil bu. Kadir İnanır’ın ilk yönetmenlik denemelerinden biri “Ah Gardaşım”dan bahsediyorum. Öncelikle bu filmi başından sonuna kadar izlemediğimi belirtmem lazım. TV’de sıkıntılı bi günde boş boş zapping yaparken Kanal 1′de son 10 dakika civarına denk gelmiştim, ki filmin başını bucağını hiç merak etmeden adapte olabildiğim, belki de filmin mesajının en yoğun verildiği andı bu. Öyle bi anında denk gelmiştim ki, sanki film sadece bu 10 dakikadan ibaretti. Tam anlamıyla kısa film tadındaydı. Tabii ki bu kısmın ilk 2-3 dakikasını izlerken bunu sıradan bi Yeşilçam filminden farksız görüyorsunuz, ama daha önce denk gelmediğim için bir süre izlemeye koyuldum.

Kadir ve Levent İnanır‘ın filmin “namına” saygı duruşu yaparcasına adeta bir “Brother Union” içinde ekmek parası için ağaçları cayır cayır devirdiğini görüyoruz. Etrafta kalın, bembeyaz bir kar örtüsü var, yer yer adım atmayı zorlaştıran cinsten. Sonrasında Kadir ağacı keserken bi an nereden ineceğini mi hesap edemiyor diyelim, yoksa rüzgarın azizliği mi, tomruk üstüne doğru bi devinim hareketi içine giriyor. O anı gördüğünüzde “Ulaa o tomruk düşene kadar 50 kere kaçardı altından” demeniz kuvvetle muhtemel. Ama gerçek hayatta işler o şekilde yürümüyor ki burada yürüsün sevgili okurlar. Lütfen artık Yeşilçam filmlerine bok atmak için mantık hatası arayan bünyelerinizden vazgeçin. Hiç üzerinize araba çarpması gibi bi tehlikeyle karşı karşıya kaldınız mı çok da skimde değil esasında, ama arabadan kaçmak için 5 saniyeniz olsa dahi, şok hali vuku bulduğunda o 5 saniyenizde vücudunuz kilitlenip kendisini arabaya teslim edercesini kımıldamıyor, bu da öylesine bi tutukluk hali, al tabancayı suya sok ateş etmeye çalış, ona benzer.

Levent bakıyor ki abisine bağırıp çığırmasına rağmen tomruk altında kalmış. İşler bi kere yolunda gitmeye görsün, zincirleme şekilde ivedi aksilikler çıkar. Eline elektrikli ağaç testeresini alıp bi kaç kere cihaza yükleniyor ama soğuktan mı desek, yoksa abisinin tomruğu devirmeden önce gövdeye aşırı yüklenip motoru yakmasından mı desek çalışmıyor. Orda durup tornavida takımını açıp onun tamiriyle uğraşacak hali yok tabi, adam ölüyo laaan! Allah’ın sittirettiği ıssız dağın başında son bi depar koyayım diye runaway modunda ötelemeye giriyor kendini Levent yardım amacıyla da her yer bembeyaz. Bi yere gideyim edeyim dese, gardaşının götü donacak orda.

Şu anlattığım kısmını izlerken kavrayamamıştım mesela iyi amaçla yaptığını, dönüyor gardaşının yanına, başlıyor nefetini kusmaya, “Dahası var, öyle ki şu tomruklardan, şurdaki karlardan soğuktan beter.” “Sen buralarda tomruk altında kıvran, senin avrat benim altımda aylar boyu meşgullerde kızak oldu bi o yana bi bu yana kaydırdım” diyor. “Dahası, bunca vakit kendi tohumun sandığın çocuk bile benden düşün artık karına ne zamandan beri kaktırdığımı” diyince artık Kadir tomruğun altında UFO’nun InfraRed ısıtıcıları misali domates rengine bürünüyor öfkeden. Şuradaki muhabbeti dinlediğimde itiraf ediyorum “Öeeeh, klasik bi o onu skertti, öbürü diğerine tokuşturdu muhabbeti” diyordum. Yıllarca filmlerin haslarını izlemem şuradaki mevzuyu anlamam için hiçbir katkıda bulunmamış meğerse, öğrenecek şeyin sonu yok diyip devam ediyorum. Her neyse, Kadir intikam ateşiyle tomruktan çıkmak için öfkesiyle kavrulurken, bu bizim elemanları kurtarmak için arayan elemanlar havaya iki el sıkıyor, bakıyorum Levent’in suratı gülüyo o da havaya sıkıyo bulunmak için. Yani adam havaya sıkmasına rağmen oradaki hareketin iyi niyetli olduğunu anlamayacak kadar öküzmüşüm ya, sinema izlemeyi o an bırakmam lazımdı. Hayıflanmadan edemiyorum kendime.

Kurtarıcı ekip bunların yanında bitiverip kardeşi dahil hepsi birden el atıp da Kadir’i çıkardığında, Deli Kadir’in gördüğünüz üzre yaptığı ilk iş gardaşını kevgire çevirmek oluyor piştovla. Mıhlamaya dönen gardaşı yere yığılırken, “Nedeeeeeen?” diye haykırıyor yanındakiler ağlamaklı. “Karda kıyamette sen donmayasın, nefretinle güçlenesin de bizim yardımımıza kadar hayatta kalasın diye bunu yaptı kardeşin” diyorlar. Adama nası anlamazsın böyle olduğunu diye soruyorlar bi de. Ulan ben burda skim daşşağıma denk izlerken anlamamışım, Deli kadir ölüm halinde nası düşünsün öyle bi amaç olduğunu, hadi diyelim düşündü bu sefer öfkesi dinip ölmez mi bu adam? Adam ayağa kalkar kalkmaz uzanacağı kolaylıkta yere silah koy, sonra adam 3 el ateş ederken sağa sola kımıldatmadan, elinin titremesini engelleyerek direkt hedefe yönelmesini sağla, ondan sonra nedeeeeen diye ağla. Kadir işte, bizim bildiğin deli ormanlı, filmleri değişse de tez canı değişmiyor. Otur bi dinle değil mi kadir kıymet bilmez Kadir? Sonra al bi de kendi kafana sık, ne kıymeti kaldı?

Kafaya sıkmadan önce kendisi de yakınıyor zaten. “Bize düşünmeyi öğreten olmadı ki, ağaçları, odunları kese biçe biz de apayrı bi tomruk olduk, sandık ki hayatta herşey ekmek parasının peşinden koşmak. Bazı erdemleri anlayamadık, bazı insanları tanıyamadık, güvenmeyi öğrenemedik, dinlemeyi bilemedik” diyerekten yakınıyor. Bu vakte kadar boşuna yaşadığını farkeden çoğu insan gibi kafasına sıkıp da kardeşine karşı diyetinin bir kısmını ödüyor.

Sinemamızda kolay kolay rastlanır türden bir 10 dakika değil bu açıkcası. Artık işin kolayına alışıp hikayesini pişkinliğe vurmuş birbirinin benzeri otomasyon ürünlerinden hiç değil. Ki bi filmin içinde bi ters köşeye yatırma çabası varsa, o film üzerine kafa patlatıldığını bilip her türlü saygı duyarım. Bana göre Türk sinemamız üzerine örnek olarak gösterilecek bir 10 dakika bu, hele ki yıllar geçtikçe genç yönetmen adaylarının yüzüne bakılmaz filmleri ülke çapında gösterime soktuğunu gördükçe. Şu anları biraz yönetmen makyajıyla bir Ingmar Bergman kılıfına bile sokabiliriz, ama diğerleri için hiçbir umut olduğunu sanmıyorum, zira görüntü eksikliği yanında anlatım dili de bomboş filmlerin çöplüğüne dönüyor ülkemiz sineması. Halbuki başkalarının filmlerine özenmeyi bir kenara bırakıp, kendi düşüncelerimizi makaraya aktarmaya çalışsak?

Yazı bittiğinde “Александр Пушной – Britney” çalıyordu.

Anekdot Silsilasyonu : Part XI

Bunu,alttakini ve ondan sonrakini yazan Deli Profesör

* Pimp My Ride programında ne külüstürlerin, ev olarak bile kullanılacak kadar yaşanılası hale geldiğini gördük, ama açıkcası ben çok merak ediyorum, birisi bu programa Arçelik’in şu 3 tekerlekli meşhur triportörüyle başvursa, nasıl bi heybet kazandırırlardı?

* Kuzenin düğünü olunca ister istemez memleket Kayseri’ye doğru bir ılıman hava ziyareti. Düğün öncesi tantanası, herkes ordan oraya koşuşturuyor. Kına akşamı tabii haliyle. Kayseri’nin gençlik jenerasyonu hafiften mafyöz özentisi adamlardan oluşur. Damadın kınası kurumadan “Hadi eğlenceye” naralarıyla, noluyoruz lan dedim. Kayseri’de bar falan mı vardı diye düşünüyorum bi yandan. Gecenin bi vakti dağın başında bara değil bağa gidiyoruz, elde biralar, mangalda kızartılacak tavuklarla. Bizim gibi hoppa gençliğe biraz garip geliyor, ama adamların yegane eğlence kültürü bağ evinde gece 3, 4′e kadar mangal yapıp kafaları çekmekmiş. Süreklilik kazandığında iğrenç olarak adlandırabileceğiniz bi eğlence türü olabilir ama damadın özel arıza seçkisinden oluşan arkadaş çevresi bütün bu handikapları kotarıyor. İçki oldu muydu her yer güzel desenize.

* Bağ evindeki en karikatürize tipin yakınında durup gözlemledim eğlence bitene kadar. Sonuna kadar bu adamın mizahından istifade etmek istiyordum çünkü. Damada kına yakılmış, taze daha kına, kan kırmızıya meyilli. İnsanoğlunda hafif bi falım fallansın ruhu var, biraz da uzuvlarına ne olursa olsun heybetli görünsün isterler. Kuzen eline baktı, sonra bize döndü “Elimdeki kına aslana benziyor değil mi?” dedi. Millet “Hakkatten, vay anasını” falan derken, bizim karikatürize sağdıç kendi elindeki kınaya baktı, şöyle bi durdu, “Lan benim elimdeki kına amcığa benziyor.” dedi. Nası bi mastürbatör ruhuysa o an coştu gürledi.

* Karikatürize sağdıç ayak üstü tavuk yerken bi yandan bize anlatıyor. Tabii muhabbet nereden buraya geldi bilmiyorum. 1 ay öncesi civarı bunun kardeşinin parmağı kapı arasında kötü şekilde sıkışmış, tırnak düşecek gibi dursa da çıkmak bilmiyormuş. Parmak zonklar bi yandan, tırnak emanet dursa da inatla düşmez. Bizim bu akıllı sağdıç arı bulmuş bi yerden, kardeşinin tırnağı düşsün diye arıya sokturmuş parmağı bi de. Parmak artık bildiğin felç hale gelmiş o acıdan, şişlik iki katına çıksa, acı zirveye ulaşsa da o tırnak düşmek bilmemiş. Sonrası nedir bilmiyorum ama adamın bu pratik zekasına hayran olmadan edemedim o an.

* İki kapılı bir Honda, gidiyorum gündüz gece (Özgür Baba’ya eyvallah)

* Geçirdiği ufak trafik kazasından kelli iflah olamadı boynu gardaşımın. Boyun ve sırt arasında belli bi nahiye belli aralıklarla ağrıyor. Doktora gitti, krem ve antrenman vermiş. Valide kremi sürerken izledim, yarısını boca etti adamın üstüne ilk sıkışta. Gardaşım Mürad, “Uhhh çok yaktı sırtımı” diyerekten hafiften sızlandı. Valide üstüne kremi komple boca ettiğinin farkında değil sanırım, bombayı patlattı, “Yakıyorsa krem işe yarıyordur, iyi iyi.” Tedavinin cevap verdiğini 5 saniye içinde acı verip vermemesiyle anlayabiliyorsunuz yani.

* İnsan açlığın getirdiği iştahla önüne cennet meyveleri gelse, bedeli karşılığında ruhunu ipotek ediyor. Yemek bitip garrrk diyerek geğirdikten sonra cennet meyvesiyle, kerevizin tadı bir. E haliyle yemek bittiğinde iş para ödeme kısmına gelince tok karına pek bi koyuyor. Yemekten önce alsalar ben en azından yediğim yemekten çok daha memnun olurum.

* WinRar’ın setup dosyasını rarlayıp Rapidshare’e koymak nasıl bir eşşoğlueşşekliktir? Özel bi gelenek mi bu acaba?

* Ambalajından taze çıkarılmış teknolojik cihazların bir hafta boyunca üzerinden çıkmayan taze ürün kokusu var. Böyle ürünleri ilk başta çalıştırmadan önce burnuma yaklaştırarak uzun uzun kokluyorum, beni mest ediyor. Kokunun tek bir zerresini havayla paylaşmadan vücudumun içine çekiyorum ilk 2 gün belli aralıklarla.

* Evlerdeki kilerlerin içindeki eşyalar genelde çöpe atılmaya kıyılmayan, ama bi yandan da ölene kadar kullanılmayacak kondisyonda hurda türü parçalardan oluşur. Öyle bi kalıncasına içi dolu dolu demir vardı. Üstünde “1 T” gibi bişey yazıyordu sanırım, ya da çocukluk hayalimle ben ürettim. Gözüm yiyip bi kere kaldırdığımda, o kaldırdığım şeyi belli bir yaş seviyesini ulaşana kadar 1 ton sanmıştım. Titan’ların oğlu da olabilirim, ama ağırlık birimlerini öğrenecek yaşa geldiğimde bi bok olmadığımı farkettim.

* Kahpe falı

* Berberde tıraşın belli bi safhasına gelindiğinde “Ense nasıl olsun?” diye soruyor. Ense türlerine dair en ufak bi bilgim yok. Arkayı hiç görmediğimden, insanlar da görmüyor sanıyorum belki de onun etkisi. “Naturel yap” diyorum ama naturelin ne olduğu hakkında en ufak bi fikrim yok. Uzun bi süre önce berberde tıraş olurken, yanımdaki tıraş olan adam, berbere derken duymuştum, cahil gözükmeyeyim diye o gündür naturel derim. Umarım iyi bişeydir.

* 2-3 parça abur cubur aldıktan sonra ben istemeden poşet vermeyen bakkallara bi daha uğramıyorum. 2 kuruşluk torba yüzünden yekünde kim bilir kaç milyar para kaybediyor bu tür cimri bakkallar?

* Cumshot Collection, pornocuların “Greatest Hits”i midir?

* Bundan iki yıl öncesinde bulunduğumuz apartmanın zemin katında otomobil hırsızı ikamet ediyordu. Komşular altlı üstlü rahatsız. Sanıyorlar ki kendi evlerine girecek. Halbuki ben o adam oradan hiç ayrılmasın isterdim. Apartmanın sigorta güvencesi gibiydi. Hırsız bu sonuçta, her işte olduğu gibi bunun da kuralı var. Bulunduğu mevkinin evine, arabasına dokunmaz. Bi de her hırsızın kendi bölgesi vardır, o bölgeler dahilinde başkasının borusu ötmez, hırsız hırsızın malını çalmaz. Adamı yaygara yapa yapa polisin eline verdirttiler. Ondan sonra gidin 20-30 milyar güvenlik sistemlerine harcayın. Aklınızı seveyim sizin.

Yazı bittiğinde “Dead Family – Mirror” çalıyordu.