Atalarımızın Yaprakları: Plants vs. Zombies

Haziran 21, 09 Bunu,alttakini ve ondan sonrakini yazan Deli Profesör

Plants vs. ZombiesTarihin her gün (Oxi Action’la) çitilenmesine rağmen bir parmak leş gibi toz tutan iğrenç, kan gövdeyi götürmüş sayfalarında birbirlerine alerji kapan ırkların savaşlarından, birbirlerine görünümlerinden dolayı tiskinti duyan ‘tür‘lerin savaşına kadar geniş bi portföy var. Öldürülen canlının vücudundaki kan rengine bağlı olarak farklı tonlarda oluşan hudut çizgileri tarih sayfalarındaki bir parmak tozu ağzımızı ‘333 (Also known as: Çemçük ağız)‘ pozisyonuna getirip hohlayarak temizlememizi istetecek merakı oluşturmaktadır. Ama sabıkası bu kadar kabarık türden, bakkal defteri tabiatında karmaşık olaylar listesinde gözden kaçan, zamanında hak ettiği seyirci desteğini alamayan, bu yüzden sepetlenip hafızadan sildirilmeye çalışılan kavgalar var. 68 kuşağı gibi dirayetli kuşaklar bile keşfedememişken ben keşfettim sevgili okurlar.

Toplumların vicdanına asırlar boyu genlerle bir kara leke olarak işleyen bir kavgaydı bu. İyi taraf kendisini açık açık belli etse de, kötü olan tarafa da “Bunu neden yaptın?” demek insanın yüreğini kezzap içinde 2 saat bekletilmiş takma diş kadar sızlatırdı. Bilmiyorum düşündünüz mü, mezarlıklar neden evimizin kapısının önünde değil de, genelde şehir dışı lokasyonlarda yerleşke edilir? Ruhani bilinmezliklerden fellik fellik kaçtığınız için bunu tabii ki bilmiyorsunuz. Ama zamanında bizim için yapraklarını, gövdelerinden geçen turgor basıncını harcayan, sararıp solan binlerce bitkisel yaşam oldu, bitkilerin yaşamı oldu. Bu büyük savaş, kendisine yeşil rengi veren klorofil sayesinde ruhumuzu oksijen ile doldurup taşıran bitkilerle, mezarlıkların ruhani olmasa da kemik torbası liderleri olan zombiler arasındaydı. “Hak verilmez, alınır” mottosunun peşinde yıllar boyu gündüz demeden, gece diyip mezarlarından fırladıklarında, sırf bu amacı gözeterek insanlara saldırdılar. Her zaman, olmayan beyinlerinde bir tek istek vardı bu otomatiğe bağlanmış denyoların: Şehir merkezine ulaşıp, oradaki toprağın içinde yaşamak. Sonuçta topraktan fırlayıp da “Öeeeğğüüeee, braaains” diyen bi garabeti mantığımız ölü olarak kabul edemez. Şehir merkezinde alışveriş mekanları, sinemalar, barlar, ganyan bayileri ve bunun gibi pek çok keyifli mekan olduğunu bilirken, sessiz bi şekilde dağ başında, s.k kadar tabutun içinde inzivaya çekilmeyi kabul edebilir misiniz?

Nitekim onlar da kabul etmedi. Savaşlarını, amaçlarını hiçbir insan evladı anlamak istemedi. Savaşlarını anlamak istemeyen insan evlatlarının o beyinlerini boşuna kullandığını bilen zombiler de, beyin hak etmeyen insanların kafataslarını çıtır çıtır mangalda dahi kızartmadan yediler, çiğ etin lömbür lömbür mideye oturacağını bilerekten. Siz, insanın egosunu besleyen öküz saçması Hollywood filmleriyle, zombi ırklarını yok edenlerin, ellerindeki mermisi bitmek bilmez pompalı tüfekleriyle 2-3 kişiden oluşan aptal insan güruhları olduğuna inandınız. O zamanlardan bilinen pek çok gerçek, bazı şahısların işine gelmemesinden ötürü tarih defterlerine yanlış kazındı, çarpıtıldı. İşin gerçeğine dönmek gerekirse, bu savaşların her anında ırkımızın kıçını kollayan tek türdü bitkiler. Kendi meyvelerini, yürekleri yana yakara ölü canların üstüne fırlattılar, kaktüsler iğneleriyle, koçanlar mısır taneleriyle saldırdı. Ama meyveli, ama meyvesiz, bütün bitkiler bu savaşın içinde kıçımızı kolladı dostlar, zombilerle dertleri olmamasına ve insanlığın onlara hiçbir faydası dokunmamasına rağmen. Çünkü onların rengi yeşildi ve sadece kendi mekanları olan toprakları delip de yukarıya fırlayan zombilere karşı sinir sahibi olabilirlerdi.

Zaman çizelgesini incelediğimiz zaman hektar hektar ormanlar arasında nektarlarını korumaya çalışan kayısıların 1217 Dimes Harbi‘ni görüyoruz. Canhıraş bi şekilde ön cephelerde ayak altında ezilip, hoşaf olan pek çok kayısı oldu bu savaşta. 1452 yılına geldiğimizde ise Zehirli Mantar Cephesinin müdahil olduğu 1. Çayırbaşı Savaşı ve diğer cepheyi koruyan kaktüslerden oluşan 2. Çayırbaşı Savaşı‘nı görüyoruz. Bitkiler nasıl olsa kımıldayamıyor diyerekten 100 senelik zaman zarflarında tekerrür eden savaşların bitkiler açısından defansa dönük, canına tak ettirecek son versiyonu da Çamdibi Harbi olmuştur. Bu savaşın ardından tüm karasal ve denizsel gücünü insanlar aracılığıyla saksılara doldurtan bitkiler dev karmasını toplayıp Zincirlikuyu Kuşatması’nda zombilerin kökünü kurutmuş, geriye kalan aman dilemiş birkaç zombiyle ise Dülgerboyu Mütarekesi’ni imzalamıştır. Bu anlaşma zombilerin bundan kelli şehir merkezi dışında yerleşim birimleri oluşturmasını öngörüyordu. Şehir içine girmek isteyenlerin ise vize ve pasaport gibi birtakım işlemlerden geçmesi gerekiyordu. Böylece dökük yapraklar ve parçalanmış kollar, düşen burunlar içinde büyük 500 Yıl Savaşları sona erdi.

Hollywood kazığı kendine yontup, insanların şişen egosunu daha da kabartmak için galibiyeti her zaman insanlığa mal etti. Tabii ki bu güzel dostlarımızın saksıyla Zincirlikuyu’ya götürülmesinde büyük emek sahipleriydi, ama sorun bakalım, bir gün isyan edip bu zombilerin mezarlarına işeyeni oldu mu? Tam aksine koskoca ormanları bi kibritle yakan insanlara tanık olduk bu savaşlardan sonra. Köy korucularının arasında dolaşan söylentilere göre bu yangınlar gece vakti gizlice toprak ihlali yapan zombilerin ellerinden çıkmaktaydı, ama insanlığın ne kadar anasının gözü, arazi edinmelere doymayan bir puşt olduğunu biliyoruz.

Yıllar içinde bunca kapışmanın gizli kapaklı tutulduğuna kayıtsız kalmak istemeyen PopCap Games bu işe el atmakta gecikmeyerek vefa duygusunu 500th Anniversary çerçevesinde “Plants vs. Zombies” oyunuyla göstermiş oldu. PopCap Games ufak boyutlu, bilgisayarı kastırmayan, bilgisayar başına oturulduğunda 1 saat oynanan, ama 1 yıl boyunca oynanan, oyuna başlamanızın 2. yılında ise o oyunu anlamadığınız bi sebepten günde 5 saat oynamanıza sebep olan bağımlılık yapıcı oyun firmasının adı. Casual Games adını verdiğimiz bu oyunları zenginlerin elinden alıp, halkın kullanacağı maliyete getirmek için zamanında büyük anlaşmalar ve indirgeme çalışmaları yaptılar. Görüldüğü üzere başarılı olan herkesin savaşı vardı ve PopCap Games bu savaşlara fazlasıyla duyarlı.

Dünyanın en çok ses uyandıran olmasa da en büyük kayıpları verdiren bitki-zombi savaşının ardındaki gerçekleri bize yaşatmak için epey uğraştığı belli ekibin. Taslakları oyun metni olacak hale getirene kadar 827 ansiklopedi araştırmış ve aralarından 7625 sayfa ayıklamışlar. Storyboard aşamasına geldiklerinde ise savaş konusunda esneklik sağlayacak saldırı stillerini üretmeleri yaklaşık 629 günlerini almış. “Bu oyunu yaparken yaklaşık 287 milyon dolar zarar yapmamıza rağmen ahde vefa duygumuzu göstermekten ötürü vicdanımız rahat” diyor Boğaç Torlak. “Ufacık sabi sübyan fidanların yapraklarının tek tek koparıldığını, güllerin yapraklarının koparılıp, elin bi avucunun yuvarlatılıp üzerine koyulması suretiyle diğer elin ‘Nasıl koydum amaa’  hareketiyle vurmasıyla ortadan delinerek şaklatıldığını, aynı zamanda çimene basarak yürüyen zombiler gördüm. Savaşın belki de ne kadar berbat bişey olduğunu gösteren en önemli sahnelerdi bunlar. Fakat bizim klorofilli kahramanlarımızı bu denli savunmasız şekilde gösteremezdik. Zombileri nasıl ske ske yendiklerini göstermek ve oyunu çocukların da oynayabileceği şirinliğe taşımak için karakterleri pastel tonlara taşıdık.” diyerek oyun hakkında çok önemli bilgiler vermeyi de unutmuyor.

Oyuna başladığımızda savaşların ilk zamanlarındaki daha hafif kayıplarla bitenlerini tekrar ediyoruz. Günlük güneşlik bir bahçedeyken gün ışığı üreten bitkilerimizle yeni bitkiler oluşturup savaş hattımızı düzenliyoruz. Fakat sonlara doğru savaş adeta bir kördüğüm yumağına ve kör dövüşüne dönüştüğünde mükemmel taktik dehası stratejilere girip, arazimizi korumamız gerekiyor. Zira her bölüm geçişimizde elindeki ölü toprağını yetersiz bulan zombiler, daha büyük bir kara ve deniz kuvvetiyle üstünüze doğru geliyorlar. Başlangıçta oyuna 2-3 bitkiyle başlarken Adventure Mode sırasında her kazandığımız savaşın ardından daha özel stratejiler oluşturmak üzere yeni bitki çeşitleri kazanıyoruz ve bunlar savunmamızı daha kemikleşmiş yapıya kavuşturuyor. Bitkilerin çeşitli oluşu, zombilerin de çeşitli oluşunu gerektiriyor ne yazık ki. Michael Jackson’ın Thriller yapıp etrafında dans eden dört tane zombi çıkaranından, gazete okuyarak size saldıran, gazetesini yırttığınızdaysa inanılmaz bir hiddetle gözleri kan çanağı içinde üzerinize sizi yemek için koşturan zombiler var. Kiminin saldırı hızı yüksekken, kimininse dayanıklılığı fazla, ama yavaş. İşte bitki stratejisini de üzerinize gelecek zombilere göre ayarlıyorsunuz.

Oyunu oynadıkça daha fazla uzadığını farkettim ben. Adventure modu bitirerek zombilerin köküne kibrit suyu sıkmamın akabinde Puzzle, Mini Games ve Survival modları olduğunu farkettim. Bi de Zen Garden ski açıldı başımıza sonradan. Hepsinden ufak tefek bahsetmek gerekirse Zen Garden, savaş sırasında hediye paketinde bulduğunuz bitkileri yetiştirip, onların ürettiği paralarla teçhizat alıp daha kuvvetli bitkiler yaratmanıza önayak olan önemli bi bahçe. Buraya günaşırı girip bitkileri sulayıp paraları topluyoruz. 60 yaşına gelmiş ihtiyarlar hep böyle hıyar ekip, muz yiyeceği bi bahçe ister ya, onlara bu oyunu vermek lazım. Puzzle modunda vazoları kırıp, içinden çıkan zombileri öldürürken, Survival modda daha uzun süren zombi bitki savaşlarında bayrağı göndere çekmeyi hedefliyoruz. Mini Games ise oyunda size en çok keyif veren bölümlerden. Zombilere empati kurmamızı sağlayan bi bölüm var mesela. Elleriniz mousea gidecek kadar vicdansız mı bilmiyorum, bu bölümde zombilerle bitkilere saldırıyoruz. Bir başka bölümde ise akvaryumdaki zombileri besliyoruz. Kimi zaman görünmez zombilerle savaşıyoruz. Bölüm çeşitleri PopCap Games’in diğer oyunlarının Plants vs Zombies’e entegre edilmiş hali gibi. Savaş yapısı, internette oynarken yine bayağı zaman kaybettiğimiz Tower Defence oyunlarının stili üstüne kurulmuş vaziyette. Bitki upgradeleri ve modifikasyonları, ileri bölümleri kazanmanız için kullanmanız gereken taktiklerden.

Henüz sonuna varmasam da bu dünyada hepimizden evvel var olan atalarımızın, biz var olalım diye ne denli meşakkatlere, ne denli aşağılık zombilerin tırnaklarının altına girdiğini görünce gözümden bir damla yaş geliyor. Elime aldığım su kovasıyla koştuğum gibi Gülhane Park’ına gidiyorum ve bitkileri şefkatle sular iken şu sözler geliyor aklıma: “Ben bir Ceviz Ağacıyım Gülhane Park’ında, ne sen bunun farkındasın, ne zombiler farkında…

DOWNLOAD: PLANTS VS. ZOMBIES

Yazı bittiğinde “Airbourne - Girls in Black” çalıyordu.

Yazıyı paylaş gitsin beyav kızanım:
Email ile dostuna, dost hayatı yaşadığın kişiye gönder  Facebookta paylaş ki insanlar keşfetsin  Twitter kuşunun ayağına bağla da paylaş  Digg  Stumble ile sen de stambıldat  

The Big Race In Paddock

Haziran 12, 09 Bunu,alttakini ve ondan sonrakini yazan Deli Profesör

Evin salonunda bulduğum bir ucu çakmakla yakılmış, diğer 2 ucu ise tahminimce doğanın abanım gücü yüksek yok ediciliğiyle aşınmış yırtılmış haritaya göre evimizde açacak bayağı bi kapı, cam varmış. Sırf bildiğin gerçek kapı sayısı bu, daha bunun manevi kapısını, gönül kapısını hariç tutuyorum. Sabah kalktığımda sıcaktan vücudum inhibitör yemiş bi haldeydi. Neredeyse saat başına metabolizmamın yaklaşık 2,25 dakika kaybettiğini farkettim. Uyanması da en az uyuması kadar zor oluyordu çünkü. Haritanın sağlam kısımlarında bulabildiğim pencereleri elimde daha yeni gazlanmış meşaleyle birlikte ufak bi araştırma sonucu açtım. Evin içine müdahil olan cereyan sirkülasyonu beni bi yerden diğer bi noktaya savuracak kadar kuvvetli gelip bünyemdeki sıcak ifrazatını yok ediyordu, ama pencereleri stratejik açmamdan dolayı merkezi kuvvet beni tam anlamıyla bulunduğum alanın 1 cm’lik çapı içinde tuttu. Hata payını görmezden geldiğimizde bu mükemmel bi oran. Evin içindeki bu aerodinaminin, hava sürtünmesinin mükemmeliyete ulaşması sonucunda 2,25 dakika kaybolan saat başına metabolizma faaliyetim, bir anda +7,5 dakika ile olan biteni telafi edip, yeniden liderliği sürdürecek konuma ulaştı.

Bilirim ki manyetizmanın babası Daniel Faraday’ın da belirttiği gibi “Olan oldu.” sevgili okur. Yani üzerinden bir hafta geçmiş mükemmel bir Formula yarışıyla ilgili gördüklerimi 1 hafta sonrasında anlatmamın pek de bi bahanesi olamaz. Tabii üniversitedeki final haftasının tam arasında mükemmel bir planla hem orada olup, hem de biter bitmez sınavlarıma girdiğimi belirterek bu mevzunun içine de hata payı eklerim. Sonuçta bu da bi insan bedeni, Formula mühendisleri geliştirmiyo yani. Arkamdan kuyruk takıp da bana süre, hız, ivme kazandıran var mı ki size sorarım ben. He ama nedir, yaz boyu metabolizmik aerodinami yüzünden saat başına dakikalarca zaman kaybeden memelilerin arasında şu an geçen sezondan beri geliştirilen bir araba gibi, ya da gün boyu yüzlerce kahve içmesinden dolayı diğer insanların 250 katı hızlı hareket eden bir zibidi gibiyim. O yüzden bu fark kapatma ve ışık yılını kat edip, geri dünyaya dönerek zamanı ileri ya da geri sarabilme vasıflarımla, size seneye olma ihtimali olan F1 Türkiye GP’sini 1 ay önceden yaşananlarla anlatabilirim. Yöntemimi sakın medyum bozuntularınınkilerle kıyaslamayın. Onlar koca g.tleriyle her daim oturdukları yerden yıldızları sayarken, ben zamanda yolculuk yapmanın gerektirdiği bünye gücüyle ışık yılı uzaklıklara gidip, oradan InfraRed dalga boyunda göz renkleri saçan teleskobik uzvumla gelişmeleri aktaracağım.

Formula 1 insanın bi yandan da hep buna benzer düşüncelerle çocuk kalmasını sağlıyor. Futbol, futsal, hentbol ya da buna benzer sporların verebildiği türden bişey değil bu. Her yarışta daha bi ilgiyle seyrettiğimiz arabaların arkasında çok özel teknolojilerin olduğunu farkediyoruz. Elde ettiğin hızın her salisesinde daha yükseğini isteyen arabalar bunlar. Tamam, belki Transformers vasıtaları gibi dünyayı kurtarma amaçları bulunmayabilir, fakat hız manyaklarına haz sağlamakta üstlerine pek de yok. Her erkeğin cinsel heybetinin, testesteron hormonlarının altında bir yandan da hız güdüsü yattığını hatırlarsak, içindeki çocukluğu ortaya çıkaran, kaslı ya da kelli felli göbekli adamların bu mükemmel yarış serisini izlemek için dünyayı arşınlamasının en basit sebebine ulaşmış oluruz.

Genelde top peşinde koşulan spor türlerinde çabuk bayatlama, çabuk tüketilme durumu söz konusudur. Eski maçlar, içinde çok önemli zaferler içermediği sürece geriye dönülüp de bir daha bakılmaz. Maç ertesi günü birkaç özet ve hararetli ufak spor tartışmaları, o kadar. Her yarış sonunda kupa almanın getirdiği hırs ve yüksek mühendislik tutkusu ise beraberinde haftalarca süren tartışmalar ve yıllarca izlenilse sıkılınmayacak yarışları getirebiliyor. Pek çok spor dalını klasik bakkal ekmeğine benzetirken, F1′ı ise kolaylıkla bir haftada bile bayatlamayan Vakfıkebir ekmeğine benzetebiliriz. İşte benim bu final sebepli gecikme yazımın da sırtını bu sebebin avantajına yaslıyorum ve içinde Formula One geçen bir konu nasıl olsa sıkmaz, eskimez diyorum.

Bridgestone ve Yalçın Pembecioğlu‘nun birlikte düzenlediği yarışmayı kazanmamın akabinde Kibariye misali “İstanbul benden büyüük, onla başa çıkamam” demek yerine büyük adamların büyük sözlerine uyarak Fatih Terim kaş çatışıyla “Dünya büyükse, biz de büyüğüz hüleeaaayn” dedim. İstanbul gerçekten çok büyük. Spam kutuna doluşan “Get a Huge C0ck” subjektli maillerdeki Huge sıfatı kadar devasa. Bana her zaman başlı başına bi ülke gibi gelmiştir zaten. Pek Türkiye’yle alakası olduğunu düşünemiyorum diğer illerde hiç olmayan organizasyonları bünyesinde kolaylıkla barındırabildiği için. Ebat konusunda tırsaki olmamın sebebiyse İstanbul’un bi ucunda konaklayıp, diğer bi ucuna yarışa gidecek olmamdı. Bu sorunun yükünü de İstanbul’un trafiğine masaj yapan vasıtası Metrobüs kendi üstüne aldı. Yokuş çıkamıyo diyenlere aldırmayın, metro yerine geçici olabilecek çözümler arasında şu an bana göre çok başarılı.

Her yarışta izlediğimizde hayran duyduğumuz bu kusursuz arabaların arkasındaki olanı biteni görme düşüncesi beni inanılmaz heyecanlandırıyordu. Böyle bi heyecan içinde olduğumu çaktırmamak kolay değil benim için. Sonuçta cool takılıp “Amaan onlar da sıradan insan nihayetinde” diyecek adam değilim. Bu vakite kadar yaptıklarınla kıyaslandığına göre, ikimizin de insan olma seviyesi aynı olamaz sonuçta. Ha, sıradan insan gibi davranır, bizim gibi alt mevkidekileri hakir görmez, o adam benim gözümde gönlümde ayrı bi kraldır ama bu adamlar her türlüsü en azından prens.

İstanbul Park, dünyayla bağını koparmış bi çölün içine kurulmuş yaşam kaynağı gibi. Pisti arabaların hızlıca yarışmaları anlamında canlandırmış ama geçen yılların sonrasında çölü belki de bir gıdım yeşillendirememişler. Yeşilliğin gerçeğini görmeyi bırakın, serabını dahi göremiyorsunuz. İnternette yeşillik neyim hafiften görüyordum pisti incelerken. O yeşillikleri de sadece Paddock girişine döşemişler. Yani illa ki zengin olanlar apayrı bi ortam görsün düşüncesi var. Cuma günü serbest antrenmanlardan sonra oraya gireceğimi bildiğim için bana tabii ki sorun değil, fakat insanlar bu sıcağın altında kavrularak bi yeşillik bile bulamadığı bu çöle gelmek istemediklerinde Ecclestone ve pisti işleten diğer kişiler ağlamamalı. “Gerçek seveni her türlü gelir” palavrasının ardına sığınmaktan ziyade “Bu pisti ailelerin geldiğinde gölgede izleyebileceği rahat bi mekan haline nasıl getirebiliriz?” sorusu olmalı. Ülkemizde her insan Gold tribünde gölgede yarış izleyecek kadar varlıklı değil. Canına yandığımının pistine yağmur da düşmüyo ki kavrulan bedenlere su serpsin.

Yalçın Bey’in serbest antrenmanlardan sonra yaklaşık saat 16:00 civarında kazanan kadromuzu toparlayıp Bridgestone yetkilileriyle Padok kapısının ağzına getirmesiyle unutulmayacak Happy Hour bütünleşmelerimiz başladı. Pek de bi efemine duran pembe, padok alanı manyetik kartlarımızı dıtlatarak Formula insanlarının yaşam alanına adımlarımızı attık. Dünyanın en meşhur sporcularının sağdan soldan birileri üstüne atlayıp fotoğraf çektirecek korkusunu taşımadan rahatça gezdiği bi yerdi burası. Her şeyden önce herkesin girebileceği bi bölge değil ve girenlerin de belli bi bilinç seviyesinde ve magandalıktan uzak olduğunun fakındalar. Sağınızda solunuzda birileriyle sohbet halinde bulunabiliyorlar mesela. Tabi gördüğüm kadarıyla bu diyalog içindekiler hep takım elemanları ya da spor basını. Gördüğümüzde fotoğraf için yanına koştura koştura gittiğimiz bu adamlar isteğimizi kırmadan fotoğraf çekiliyorlar. Aralarında Timo Glock gibi kıçı kalkık 2 günlük bebeler de var tabii. Yanına gittiğimizde “No, no” diyip kaçtı denyo. Yanına Alonso’yu al bakalım kimle fotoğraf çekilirdik? Massa’yla Raikkonen’i gözlerim römork binaların dış gövdelerini portakal kabuğu gibi soyarcasına aradı, ama Ferrari’nin onlara kız çocuğu gibi baskı yapıp evden dışarı salmayacak kadar tutucu olduğunu biliyordum.

Pilotların arasında en iyi karşılayanı, en insancılı Williams pilotu Nico Rosberg olsa gerek. Williams’ın garaj kapısının önüne içeri girmek üzere gittiğimizde kapıda karşıladı bizi. Tam Türk misafirperverliğini hissettirdi anlayacağınız. Biz de panik yapıp, ürkütmeden, sırayla çekildik fotoğraflarımızı ve ardından teknoloji hırsızlığı olmaması sebebiyle kamera ve fotoğraf makinesinin yasak olduğu Williams garajına girdik. İçeride tatlı tatlı gelen tiner kokusunun beraberinde hummalı bir çalışma vardı Cumartesi günkü sıralama turları için. O küçücük alanı bu kadar verimli kullanılacak şekilde böldüklerine inanamadım. Takım taklavat, herşey ortada. Kaç yüzbin parçadan oluşuyo bilmiyorum, teknisyenin biri Lego gibi motorun bi yerlerine bişey takıp çıkarıyordu. Diğer tarafta bilgisayar analizi yapanlar, lastikleri hazırlayanlar.

Epey bi süre padoğu didikledikten sonra çıkışımıza yakın Red Bull’un cafesine uğrayıp soğuk enerji içeceklerimizi mideye indirdik. Bi yandan da balkondan bakıyorum tabii. Basın bizden daha görgüsüz diyorum. Adamlar rahatsız olmasın diye biz kendimizi pilotların üstüne uçmamak için sıkarken eşşek kadar optikleriyle etraflarında çember oluşturuyorlar. O adamları sıksa sıksa basının bu keneliği sıkar sanırım. BMW’nin takım patronu TIR’ın yanında 2 dakika konuşurken kameralar kaç kere deklanşöre bastı, sayamadım.

Bugün buluşmamızın ve padoğa sızabilmemizin birincil sebebi Bridgestone Lastik Geliştirme Direktörü Hirohide Hamashima‘nın römorküne doğru ilerledik bi de evvelinde. Tabii olayların kronolojik sıralaması kafamda biraz karıştı. Bu Red Bull mevzusundan daha önceydi çünkü. Böyle bi devler liginde bile sıradan insanlar tarafında kapı ağzında sevecen bi şekilde karşılanmak insanın gururunu okşuyor. Bizim mutluluğumuz da geri dönüşüm olarak söyleşimiz sırasında Hamashima’nın suratına yansıdı. Sorular genel olarak tabii ki klasikti, zaten oradaki maksadımız birbirimizi görüp yarım saat selamlaşmaktı ve bu da gayet eğlenceli biçimde vuku buldu. Oradan çıkıp Bridgestone çalışanlarının lastiklerle, jantlarla uğraştığı bölgede de bir bayan teknisyen tarafında bilgiler aldık yine. Kimilerimiz orada gördüğü lastikleri eve götürmek, kimilerimiz ise yalamak istedi. Oluksuz lastiği kim görse aynı hislere kapılır diye düşünüyorum.

Cuma günkü güzel padok gezimiz saat 19:00 civarında bittiğinde memnun kalmış bir şekilde padoktan dışarıya doğru yola koyulurken Aylin Hanım daha manyetik kapıdan çıkışımızın ağzında kartlarımızı istedi. Formula’nın belki de en önemli mevkisinin anahtarı sonuçta. Kartı ilk boynuma taktığımda neden bunu pembe yapmışlardır acaba diye düşünüyordum. Sorumun cevabı o an kafamda canlandı: Pembe renkli bir kartı erkeklerin geri vermesi, hatıralık olarak eve götürmekten vazgeçmesi, efemine renginden ötürü daha kolay oluyor. Bi de bi yandan bu girdiğimiz alana parayla bile giremediğimizin, Bridgestone’un müthiş kıyağı sayesinde girebildiğimizin farkındayız, o yüzden orada kart inatçılığı yapmak öküzlük olur sanırım.

Cumartesi Paddock Club girişimiz sabah erken vakitlerde başladığı için bi uçtan taa Tuzla’daki servise sabah vakti nası yetişecem diye bi yandan paçalarım alev aldı. Dolmuş seferi Cumartesi kaçta olur onu dahi bilmiyordum. Sağolsun ev sahibinin arıza arkadaşı sabahın 5:30′unda Metrobüs’ün başladığı Avcılar durağına bıraktı beni. Herkesten önce Kadıköy’e vardım ve servisle hep beraber Tuzla’ya doğru yola koyulduk. Servisle giderken hızlı olduğu için pek yol uzunluğunu farketmiyorsunuz ama Cuma günü otobüsle gittiğimde bi an Gürcistan sınırından dışarıya doğru çıktığımı sandım. Servisimizin indiği yere yine Aylin Hanım geldi ve bu sefer elimizde hatıralık olarak eve götürebileceğimiz, sadece Cumartesi günü çalışan manyetik Paddock Club kartlarımızı dağıttı. İnsan kendini pek bi yetkili hissediyo bunlardan takınca, her bi halta karışası geliyo ama kartın açtığı yer pit alanı.

Pit alanına uğramadan önce günlük güleryüzlü surat ihtiyacımızı karşılamak üzere gün boyu yarışı takip edebileceğimiz Bridgestone Paddock Club‘a girdik ve meyve suyuyla ufak bi kahvaltımız oldu. Ardından “Pit Lane Walkabout” tabelalarını taşıyan adamların ortada peyda olmasıyla kameralarımızla birlikte alt kata indik. Yarışın sonucunu belirleyen en önemli etken olduğu için pilotları gerginleştirse de pit alanında lolipop adamların yaptığı pit stop antrenmanları sırasında çok eğlenceli anlar yaşanıyor. Arabayı pite sokup sokup çıkarıyolar. Sürekli bi parça değişimi var. Bu sürede değişim mükemmeliyetine ulaşacak yetilere sahip olmak pek de kolay değil, ama keyif alarak taktıkları için pek de kısa süreler yaptılar. Yarış sırasında işler bu kadar yolunda gitmiyor pitlerde ne mutlu ki. Başından sonuna kusursuz bir yarışı kimse izlemek istemez değil mi?

Pit Lane Walkabout bittiğinde pist görevlisi gençler ellerinde uzunca bir “Please kindly leave pit area” yazan bir yazıyla geliyorlar. Nazikçe “S.ktirin gidin balkonunuzdan izleyin, yarım saat bile gelip böyle dibimizden izleyemeyenler var dorrağım” diyolar yani. Haklılar abi millet biraz daha durup samimiyete girse “Ver bi el de ben çıkarıp takayım lastiği” diyecek. Masamızda homini gırtlak içecek yudumlarken Touring Car yarışı başlıyor. Ben bu kadar alakasız arabaların pistte bulunduğu bi yarış izlemedim ömrümde arkadaş. En önde BMW, Audi türü arabalar var. En arkada adam Clio’yla bunlara meydan okuyor. Kaza yapmadıkça arabalar arasında sıralama mümkün değil değişmez yani. Ama bak Porsche Cup candır, saygımız vardır. Aynı klasmandaki arabaları kastırdığında sonucu pilot yeteneği ve takım stratejisi belirliyor. Formula 1′in çırak sanayisi GP2 de öyle. Dıştan yanmalı egzostlarıyla geleceğin F1 pilotları Renault motorlu, birbirinin aynısı arabalarla kendilerini ön plana çıkarıyorlar. Paddock Club’taki günümüz boyunca bi yandan balkona çıkıp takip ederken, bi yandan içeride ekrandan her yönüyle izliyoruz yarışları. Yarış araları boşluklarda ise Club’ın padoğa bakan arka tarafının balkonunda bi yandan olanı biteni izlerken diğer yandan Formula Garden isimli mekanda cafe ortamında takılıp, simülatörde yarış yapıyoruz. Simülatörü normal insan ebatına göre ayarlamışlar tabii, kilolu olan giremiyor, girse de çıkamıyor. Normal kilolu olan kimileri de öndeki ayak kısmını çıkarabilmek için kıçını kaydırarak çıkmasını beceremediği için içinde kaplumbağa gibi debelenebiliyor. Simülatörde Alonso’yla şerefli bi beşincilik alabildim. Oyun biraz pratik isteyen türden. F1 2006 sanırım.

An gelip sıralama turları vakti çattığında hepimiz balkondayız. Altımızda pit alanları, bi yandan herkes aracını hazırlıyor. Olanı biteni burnunun dibinde yaşamak gerçekten mükemmel. Kulak zarlarını sızlatan yüksek motor sesi, şayet sağır değilseniz bazen üzerinize kulak tıkacı takma isteğini doğuruyor. Start-finiş düzlüğü bu, en yüksek hıza ulaşılan bölge mirim. İçeri girip sonuçlara bakıp, dışarı çıkıp yarışı devamında takip ediyoruz. Vettel’in 2.liği sevindirip, Button’ın 1.liği üzüyor.

Gün boyu 2 Pit Lane Walkabout yapıyoruz ve veda busesi niteliğinde son garaj ziyareti vakti geliyor. Benim kurama BMW gibi sevdiğim takımlardan birinin gelmesine sevindim. BMW görevlisi içeriye almadan önce tercümeye ihtiyaç olup olmadığını soruyor. Biz hayır diyince ingilizce olarak “O zaman test edelim bakalım biliyor musunuz. İçeriye kamera ve fotoğraf mekinesiyle girmek yasaktır.” diyor. Ben hınzırca çıkıştım tabi orda, durur muyum, “Yok yok ben ingilizce anlamıyorum.” dedim ingilizce. “İşine gelmeyince bilmezsin i.neee” demiştir kesin içinden. Bizim ziyaretimizin şanslı yanlarından biri de teknisyenin kasanın içinden BMW’nin direksiyonunu çıkarıp göstermesi ve dokundurmasıydı. KERS butonuna kadar gösterdi. “Kubica öküz gibi olduğu için ona KERS takamıyoruz” dedi. Direksiyonu istedim bi ara, eve götürmek için ama vermedi. Ne istesek gülüp geçiyo anca, çocuğu avut teknisyen bey. BMW içeride pek fazla bişey göstermedi. Bilgisayar odasına soktu, bilgisayarlara baktık, adamlar Windows XP kullanıyo. Ben kendi sistemlerini yazıyorlardır diye düşünürdüm hep.

Sindire sindire 2 gün boyunca yaptığımız padok turları sonucunda backstage maceramız Cumartesi günü bitti. Zati yarış günü de pilotları konsantrasyon ve panik halindeyken oralarda gezmenin tadı pek olmazdı. Öğrendiğim en önemli şey pilotların Cuma günü melek gibi, Cumartesi hafif stresli olduğuydu. Tabi Pazar günü yaklaşsan muhtemelen yumruğu kafana geçiriyodur ama o sırada içlerde olmadığım için işin ehli gibi söyleyemem.

Beklentilerimin o kadar üstünde şeyler yaşayıp gördüm ki, almak için ruhumu şeytana vereceğim 8. tribün bileti sıradan bişeymiş gibi gelmeye başladı. İstanbul Park’ta yarışlarda pek bi çekişme de olmuyo bi de. Düşünün artık Barrichello’nun ön kanadından ufak bi kanat parçası koptu diye millet nası seviniyor. Türkiye Malezya gibi olsa, ortalık yağmurdan bi anda kırılmaya başlasa 8. virajda mükemmel kapışmalar ve kazalar seyrederiz gibime geliyor. Bana kalırsa bu yarışın takvim zamanı değil Haziran. Tam anlamıyla yağdur mevlam su vakitlerinden birine alınmalı. Öyle olduğu vakit seyirci sayısı ve keyif de artacaktır bana kalırsa.

Button kazanıp şampanyayı arkadaşlarının üstüne boca ettiği sırada sonraki gün İzmir’deki sınavıma girmek için Harem garına doğru yola koyuldum. Dönüşte trafik dakikada 0,34 mm ilerlediği için bi ara paniğe büründüm. Otobüsüm saat 20:00′deydi ama İstanbul’un trafiğinin madiğinin nereden patlayacağı bilinir bilinmez bi gerçek. Neyse ki yarış haftasının her anında şansımın yaverliğiyle birlikte yakaladığım dakikliği kendisini burada da gösterdi ve görebileceğim herşeyi görmenin memnuniyeti, beklentilerimin üstündeki deneyimlerimle birlikte İzmir’e doğru yola koyuldum. Zihnime kronolojik sırası yanlış olsa da güzel bi şekilde kazınan yoğun hatıralarla bindim otobüse. Hani insan bazen çok sevdiği bi etkinliğe gittiğinde doymaz, evine dönerken aklındaki çoğu şeyi yapamadığı için oradan ayrılmak istemez ya, ben tam anlamıyla kafamda hayal ettiklerimi, hatta daha fazlasını yaşadığım için belki de hiç bu kadar huzurlu olmamıştım. Hatta bu geçirdiğim haftasonunu, sınıflandırmada “En güzel haftasonum” olarak kabul ettim. Bana bu güzel deneyimi yaşattığı için Bridgestone’a, Yalçın Pembecioğlu‘na, Burcu Şensoy‘a, manyetik kart tedarikçimiz, Motorhome’umuza neşe katan, böyle bi yerde dahi bu denli şen şakrak ve sevimli insanların olabileceğini bana kanıtlayan Aylin ve Deniz Hanım‘a çok teşekkür ediyorum. İstanbul Park’ta yaşanan bu güzel deneyimler daha da güzel şekilde yıllar boyu sizinle yaşanır umarım.

Buraya mezuraların ölçemeyeceği devasalıkta yazılar yazıyorum diye at koşturacak alanım bulunduğunu sanmayın. şimdi galeri sokuşturmaya kalksam zerre parçacığı kadar yer yok. Şurda bi resim havuzumuz var, hep beraber padokta yaşadıklarımızı paylaştık: http://www.flickr.com/groups/bridgestone-f1/

Dipçik not: Resimde Vettel’e abanmış kafa benimkisi.

Yazı bittiğinde “Accept - Neon Knights” çalıyordu.

Yazıyı paylaş gitsin beyav kızanım:
Email ile dostuna, dost hayatı yaşadığın kişiye gönder  Facebookta paylaş ki insanlar keşfetsin  Twitter kuşunun ayağına bağla da paylaş  Digg  Stumble ile sen de stambıldat  

Bridgestone F1 Experience ile Paddock Club Deneyimi

Mayıs 26, 09 Bunu,alttakini ve ondan sonrakini yazan Deli Profesör

Bridgestone Experience - İstanbul Park - Paddock ClubHisterik, bi anda partiküllerine ayrılıp da bulunduğu yerden vücudumuzdaki 7-8 çıkış deliğine (Output? - Oha) fırlayıp tahliye olmaya çalışan kontrolsüz heyecan tornadosunun içindeyken duyguları anlatarak belli etmek zaten mümkün olmuyor da önceden becerebildiğin yöntemle, kendi kendine, barnaklarınla klavye tuşuna basarak heyecanı yalıtılmış kelimeler bile doğuramıyorsun. Heyecanlı bazı deneyimler, kazançlar, sevinçler düşünün. Mesela, aldığınız boyozun çıtırlığının, yağının tam kararında olduğu anlar gibi nadir anlar. Boyozda mükemmeliyeti yakalamak gerçekten zordur. Duştan önce yerde hiç kıl yokken, duştan çıktığınızda bi anda bütün banyo kıl yumağına döner mesela. Su deryasının içinde yuvarlanan bu kıl birikintilerinin bi kereliğine yerde oluşmadığını görüp banyodan çıkmak gibi. Tabii yere hiç kıl dökmüyor olmanızın açıklaması ya önceden geçirdiğiniz kemoterapi yüzünden vücudunuzda kıl kalmaması, ya da kadın olmanızdan dolayı bütün vücudunuzu ağda bandıyla yek parça yapmanız olabilir. Benim dediğimin sadece umulmadık derecede kıllı versiyondayken yaşanan bi mucize gibi düşünülmesi lazım.

İşte böyle anlarda zihninizden binlerce düşünce akar geçer. Blog tutanların bu konuda bi takıntısı vardır. Havada uçuşan binlerce kelimeyi, fikri, bi ağla kelebek yakalar gibi tıkıştırıp, kavanozda tutmayı düşünürlerOluşacak her kelime kombinasyonu için farklı ruh haline bürünmek gerekiyor çünkü. Bi yandan da sevinçli anınızda o anın ferahlığını yaşamak için beklersiniz. Sonrasında adrenalin ve serotonin azalmasıyla harekete geçmek normal mantık çerçevesinde daha verimli olacaktır ama heyecanınız 22 cc hormon değişimiyle birlikte geri çekilmeye başladığında bu sefer aklınıza gelenler de med cezir sonrası gibi geri geri akar. İstersen fikirleri depola ama o ruh haline ulaşamazsın. Kaçtı mı kaçar o, geri gelmez, yani aynı formda geri gelmez.

Formula 1 müessesesinden blogumda pek bahsetmesem de Twitter‘da yarış sonraları belli anlarda dellendiğimi görüp, üzerime deli elbisesi takıp ehilleştirmeye çalışanların çıktığı anlar olmuştur. Bunlardan birisi Massa’nın elinden alınan şampiyonluktu. Tamam, Massa’yı tutmuyor olabilirim, ama nedir, adam son derece efendi, Briatore gibi sağa sola laf sallayıp insanların sinirini bozmayan, işin magazininden uzak bi adam. Bu yüzden benim gibi milyonlarca, ya da yüzbinlerce kişinin takdirini alıyor ki milyon olması bu yüzden daha olası. Hamilton gibi bi denyonun, Massa’nın elinden son virajda şampiyonluğu alması bana çok koydu. İyisiyle kötüsüyle Federasyona, samimiyetsiz yarışçılara laf edip, belli bi kaliteye sahip olanları alkışlayarak yılları geçiriyoruz ekran başında.

Yıllar boyu bu deneyimleri içeriden yaşamanın planlarını yaptıysam da illa bişeyler çıktı. Bişeyleri ertelemek için bahane bulmak zor değil. Ben de öyle bi anlatıyorum ki sanki Formula 1′de yarışacakmışım gibi geldi yalnız. Tabi sadece İstanbul Park’ta bir seyirci olarak izleyeceğim. Ama www.carluvr.com‘da üstad Yalçın Pembecioğlu‘nun Bridgestone aracılığıyla düzenlediği yarışma sayesinde bir seyircinin yaşayabileceği en üst seviyeden bir F1 deneyimi olacak bu. Yarışamıyorsan, içine girebildiğin en iyi şekilde gir ama değil mi? Bi insanın hayatında en önemli yer tutan amaçlarından biri Formula 1 izlemek olmaz tabi ki. Cüzi fiyata satılan binlerce bilet bulmak mümkün. Ama insan gitmek istediğinde ortamı yeni doğmuş bi bebek gibi ıncığına cıncığına kadar kurcuklamak istiyor. İşte bu hayalin gerçek olma aşaması da yarışmada kazandığım Paddock Club biletiyle başlıyor. Paddock Club, bir seyirciye Formula 1′i en iyi şekilde izlettiren/yaşatan özellikleriyle, böyle bi deneyim olduğu öğrenildiği anda hayatta yaşanılması gereken bi hedef haline geliyor. Tabi bir F1 fanatiği olarak bu benim ideallerimden biriydi sadece. Yoksa biliyorum ki hiç alakası olmayanlar için “Bir futbol topunun peşinde koşan 22 aptal” geyiği gibi, Formula 1 de “Bir yolun etrafında deli gibi dönüp duran arabalar silsilesi” örneğinden öteye gitmez. Bu sene yapılan ve seneye yapılacak ufak değişikliklerle birlikte yarış taktiksel yönünde biraz uzaklaşsa da her yarışta adeta bir takım stratejisti gibi yakıt, lastik, ağırlık, aerodinami hesabı yaptığımızı bir biz biliriz, bir de Serhan Acar bilir sanırım. (Okay Karacan diyecek değilim herhalde, onun F1′den haberi yok.) Yarışmayı Bridgestone ve Yalçın Pembecioğlu sayesinde kazandım. Fakat samimi bi yorumumu da buraya tarafsızlık açısından eklemek isterim. Formula 1′de hem Bridgestone, hem de Michelin’in lastik tedarikçisi olduğu zamanlar yarışlar daha bi rekabete dayalıydı. Bi yandan pilotlar, arabalar arasındaki puanları ölçerken, onların da hangi yarışta hangi lastik setlerine önem verdiğini, nasıl randıman verdiğini incelerdik. Moto GP’de bu hala önemli bi unsur.

Formula 1′in teknik detayından çıkıp, Paddock Area’nın detaylarına inmek lazım bi yandan da. Sonuçta bu “Ben kazandım oluuum, siz bilgisayar başında oturun, ben tribünde olacam naaaber” türünde bi yazıdan önce benim için bana bu ödülü (Hediye diyemem, zira gerçekten bi insanın ölmeden yapması gereken şeylerden biri, tabi benim listeme göre. Yoksa size komik gelebilir böyle bişeyin üstünde çok durmam.) verenlere minnet yazımdır. Bu yazıda müteşekkir olduğum kişilerin böyle bişeye tabi ki ihtiyaçları yok, ama bi yandan hala devam eden bu yarışmanın içine aranızdan hevesli birkaç F1 fanını katabilir, en azından minnet duygumu bu şekilde bir nebze göstermiş olurum. Paddock Area, yalnızca yarış ekiplerinin, basının, görevlilerin ve parayı bastırıp bu ayrıcalığı kazanan şanslı kalantor, g.tlü göbekli seyircilerin girebileceği bir alan. Takımların pit stop alanları, garajları, tırları bu alanın içinde bulunur. Soframıza sunulan ekmeğin arka planı, hamur yoğrulma kısmı diyebiliriz bi yandan. Sağda solda yarışçılar, takım direktörleri dolaşır bi yandan. Siz de benim gibi Briatore’nin mahalle karıları gibi cak cak sağa sola dedikodu/laf yetiştirmesine kızıyorsanız, ya da onunla iki lafın belini kırmak istiyorsanız burada dikilip gözlerinizin yaşlı bi adam ve yanında güzel bi hatun araması gerekiyor. Yarış tulumu içinde çenesi düşük, kimi görse konuşup havadan sudan bahseden Mark Webber var mesela görme ihtimalimizin yüksek olduğu elemanlar arasında. İlla Räikkönen‘le iş pişirecem diyorsanız, ben de kupa aldığında bile sevinmeyip, ilgi göstermeyen bi adamı nası yanınıza çekeceksiniz diye sorarım. Bunun haricinde yeşil kartla girilen bölgemizde güzel bir açık büfedeki mutlu öğünümüzden sonra yarışı izleyecek lokasyon alternatiflerimiz var. Koskoca haşmetli Paddock Area haliyle, bahçası var bağı var, terası balkonu var. Oraya kadar gelip de yarışı içeriden izleyecek kadar manyaksanız televizyon da var içeride. Açık büfe dedik ya, tıkınmaktan dışarı çıkmayan olur bi bakarsın. Şarabı şişesiyle alıp gazeteye sarıp içenler olsa fena komik olurdu. At yarışı tribünlerindeki gibi kafayı bi yandan çekip, bi yandan yarışanlara sövenler gibi. Ne mutlu ki F1 izleyen insan kitlesi, çimende yarışı takip eden, üzerindeki atlette “Go Alonso!” yazan göbekli abimizden tutun, Paddock Area’da ensesi sıvazlananına kadar kültürlü insanlar. Hani adamların cebine çakmak koy, eline Molotov kokteyli ver, piste atmayı bile düşünmezler.

Bu ve bunun gibi araştırıp da heyecanımı azaltmasını istemediğim pek çok sürprizi yaşayacağımı öğrendiğim an kendimi ufaktan kaybettim. Coşkuyla dolup taşma devinimleri içeren bu an, benim için gerçekten pek çok insanın el üstünde tuttuğu tonlarca duygunun üstündeydi. Elime belki de bir daha asla geçmeyecek bu deneyim bana bi an okulumdaki finalleri hatırlattı, sonra daha hızlı bi şekilde finalleri unutturdu. İki haftalık finalin tam ortasında olacak yarış için programımı ayarladım. Bi anda inanılmaz bi ders çalışma isteği geldi hele ki, herhalde o gazla bütün dersleri şimdiden halledip, yarışa rahat kafayla giderim.

Bu ayrıcalığı, bu yukarıda anlattığım duyguları yaşama şansı Bridgestone Experience yarışması ile sadece 10 kişiye sunuluyor. Ben kazanan 4. kişiydim. Yani geriye 5-6 kişilik kontenjan var. Çıkmaz diyip suya sabuna bulaşmamaktansa şansın limitlerini Formula 1′in hız limitlerini zorladığı gibi kanırttırmak lazım. Yalçın Bey soruları http://www.carluvr.com/index.php/category/bridgestone-f1-e-xperience/ adresi altında soruyor ve kazanmak için -genelde- ilk yanıtlayan kişi olmanız önemli değil. Kendisinin hayatında önemli bi yeri olan rakam vardır örneğin, “Doğru yanıtlayan 6. kişi” diyip soruverir. Bu durumda biraz ballı olmak gerekiyor. İlk yanıtlayan kişi olma yükümlülüğü düşük olsa da http://twitter.com/bridgestone_f1 adresinden anlık olarak takip edip, soruları gördüğünüz en kısa süre içinde şakkadanak yanıtlamak lazım. Ben öyle yaptım oldu, nedir yani ben sayborg değilim bişey değilim, siz de değilsiniz. Demek ki, hayatımızda gördüğümüz bazı şansları, benim kaşımın üstünde gözüm var deyip itelememek gerekiyor. Ama öyle adamlar var, F1 hakkında “Araba yarışı”ndan öteye gidememiş bilgi kapasitesiyle sorf gidip ortam göreyim mantığıyla bu bileti kazanmak ister, belki de şansına kazanır, sevgili böyle adamlar, lütfen kendi ilgi alanınızı kapsayan konulardaki yarışmalara girin de burada şu Paddock Club bileti için ruhunu şeytana satacak derecede Formula 1 hastası insanların hakkını engellemeyin. Derim ben. Yarışın.

Kısaca Paddock Club deneyimi size şunları sunuyor (Ben Bridgestone’un yalancısıyım, siteden kopyalıyorum bu kısmı):

* Sweatshirt, şapka, boyun ipi, VIP pass ve günün programını içeren bir ‘hospitality package’
* Belli bir noktadan İstanbul Park’a transfer
* Bridgestone Suiti’nde karşılanma ve güzel bir kahvaltı
* Pit lane walk
* Garaj ziyaretleri
* Paddock Alanı turu ve tüm takımların ‘motorhome’larını ziyaret ederek, pilotları görme ve fotoğraf çektirme imkanı
* Bridgestone Motorhome ziyareti
* Bridgestone Suiti’nde, premium bir öğle yemeği
* Diğer sponsor firmaların ve takımların suitlerini ziyaret
* Tüm gün açık büfe ve bar
* Sıralama turlarını klimalı ortamda, plazma TV’den veya suitin önündeki tribünlerden izleme
* Vending zone ve Bridgestone Standı’nı ziyaret ve alışveriş imkanı
* İstanbul Park’tan belirli bir noktaya transfer

Yazı bittiğinde “Glenn Hughes - Soul Mover” çalıyordu.

Yazıyı paylaş gitsin beyav kızanım:
Email ile dostuna, dost hayatı yaşadığın kişiye gönder  Facebookta paylaş ki insanlar keşfetsin  Twitter kuşunun ayağına bağla da paylaş  Digg  Stumble ile sen de stambıldat  

This Is Spinal Tap (1984)

Mayıs 15, 09 Bunu,alttakini ve ondan sonrakini yazan Deli Profesör

Spinal Tap - Break Like the Wind“Let’s do this go go go!” derken bi yandan da ellerimi 30 Ghz frekansında çırparak yazıya giresim geldi. Öyle bi dolmuşum, içinden çıkılmaz bi odaklanma hali mi bilemiyorum. Elleri çırpınca yazı yazmanı engelleyecek aşırı enerjiyi, siyah tişört giydiğinde üzerinde biriken ufak miktardaki kepeği elinin ucuyla silkemen gibi atıyorsun. Tamam ikisini de kıyasladığımızda bunlar insanı yoracak ağırlığı olan şeyler değil, fakat üzerindeki kepekler nasıl kendi saçlarını tırt, dolayısıyla kendini insan içinde cırt hissetmeni sağlıyorsa, ekstra enerji de yazı yazma esnasında bi yerlere tam anlamıyla odaklanmanı engelliyor. Hani şurda yazı yazmam esnasında birisi gelip arkadan el ense çekse hayır demem, direkt güreşiveririm. Bilmez de benim nası bi negatif yükle dolu olduğumu. Geçen arkadaşlardan birine şöyle bi kulunçları sırtı biraz masajlandır dediydim. 2 dakika yoğurduktan sonra “Sende acayip elektrik var, ellerim masaj yaparken çok çabuk yoruldu” dedi. Uğraşmamak için ne şiş yansın, ne kebap mukabilinde bi bahane de uydurmuş olabilir ama enerjiyi ben kendi içimde hissediyorum onun tasdiğine bile ihtiyacım olmazdı. Cızır cızır gözümde şimşekler çakıyor daha ne olsun.

Enerjini yanlış yere harcıyorsun diyenler vardır benim gibilerine. Rockstar enerjisi derler. Rock cidden dinleyici olarak iyilerinden olduğum bi kavram. Ama tanrı bilir, beni bu konuda asla yapıcı bi insan olarak yaratmamış, yaratsa da o hevesi vermemiş. Bi kısmın yemeğin mutfağında çalışırken, diğerinin afiyetle yemesi gibi. Tek vasıf sahibiyim. Ama yaptığını bi yandan yiyenler, yani mangal başında hem yelleyip, hem de közlenmiş patlıcanı mideye indirenler asıl bu işten keyif alanlar. Sene başında kendimi geliştirmek için elektro gitar aldım da, boş fırsat buldukça müzik dinleyip de başka şeylere vakit ayırmaya fırsat bulamadım. Bi gün otururken gökten zembille yetenek inmesini mi umuyorum anlayamadım. Herhalde ani manevrayla yataktan fırlayıp Awesome John gibi dişlerimle solo atacağımı sanıyorum. Belki de gitar konusunda hevesimi kıran şey, dünyada bi çok grubun yaptığından, ortaya çıkardığı müziklerden haberdar olmamdır. Bi andan sonra yapılabilecek her atraksiyonun, her solonun, en dibine kadar kombinasyonuna girildiğini farkediyorsunuz. Bütün türleri birbiriyle kırma yapmışlar, yeni bi tür yaratayım desen yok. Geriye abuk sabuk 3-5 tür kaldıysa, onları da Anında Görüntü Show‘da doğaçlama olarak icra ediyorlar (bkz. Tribünik melodram) Üstünde uğraştığım konularda mükemmeliyeti, ya da yeni bi akımı yaratmayı çok isterim çünkü. Yani gitarı elime alıp Gülpembe ya da Güllerin İçinden çalacak olduktan sonra, emeklere yazık.

Dünyada yenilenebilir enerji kaynaklarının 65%’ini oluşturan rockçılar -Burada rockçı derken, metalini falanını filanını da kastediyorum-  kendilerine tapan yığınla hayranıyla konser esnasında sürekli dirsek temasında olsa da, bunun haricinde konser vakti dışında da takdir edilmek ister. Bunun için her grubun ayrı kendi namını yürütme şekli vardır. Kimisi dünya sorunlarına hassasiyet gösteriyor gibi davranır, bazıları Amerika’da meşhur olan Late Night programlarından birine çıkıp kendini halktan gösterecek bikaç muhabbet yapar. Ucuzluktan ayda bir 4 çift çorap alırım, her birini 1 hafta giyerim der en basitinden. O sırada şovmen, grup elemanıyla ufak dozda dalga geçer ve halkla arasında takdir toplama misyonu tamamlanmış olur. Türlü çeşidi var respekt puanları toplamanın. Bunlar arasında ayağı yere en basanı belgesel DVD’si yapmak olsa gerek. VHS zamanlarında grubun sadece sahne önündeki en iyi performanslarından oluşan derlemeyi sunan belgeseller, pek de uzak olmayan zaman önce bir yeniliğe soyundu. Şan, şöhret, zenginlik yüzünden canına kıyan rock starların bir eseri, çığlığıydı belki de bu. Artık gruplar, belgesellerinde doğa üstü sololar atan robotlar gibi gözükmekten ziyade insanlara ruhunu açmak istiyordu. Mükemmeliyetin zirveye ulaştığı sahnenin sadece bir süs olduğunu bilmelerini istiyordular, çünkü insanların onları kusursuz yaratıklar olarak görmeleri yoruyordu. Sonrasında kavgalarından tutun da, aldıkları psikolojik desteklere kadar sahne arkalarını yayınladılar belgesellerinde insanlara rezil olup olmayacaklarını düşünmeden.

İster inanın, ister inanmayın belgesellerde grupların insani yanına eğilme yeniliğini oluşturan grup ise aslında yok. Spinal Tap‘ten bahsediyorum. Bugün birçok grubun belgesellerini hazırlatırken referans aldığı gruptan. Yaşanmış örneklere sırtımızı dayamayı severken, dünya devleri rock yıldızlarının olmayan birşeye yaslanması çok yadırgatıcı gelebilir size. Metallica’nın bile Some Kind of Monster‘da uyguladığı bir anlatım yapısı, grubun yolunda gitmezliklerini kapsayan, göz boyamaktan çok uzak. Olmayan bir grup bile kendisine bir belgeselle bu kadar hayran edinebiliyorsa biz de yapabiliriz şeklinde ummuş olmalılar. Dünyada genellikle documentary olarak anılan bir türdür belgesel. Bunun haricinde uydurulmuş bir konu üzerine gerçekmiş gibi anlatılan metrajlara ise uydurmalığını belli etme amacıyla mocumentary denir. Mocumentarylerin de en bilindik temelini This is the Spinal Tap oluşturmaktadır. Fakat filmin yönetmeni Rob Reiner‘in filmdeki uydurma kimliği Marty DiBergi‘nin de buyurduğu üzere bu film dört başı mamur bir “Rockumentary” ve ortalığı fena halde sallıyor.

Filmin temel dayanaklarını oluşturan noktaysa çok basit. Sahne performansıyla seyircileri kavuran Spinal Tap’ten etkilenen yönetmen Marty DiBergi’nin, onların hayatının her anını makaraya alıp, onları neyin bu denli tanrısallaştırdığını görmek istemesi. İngiliz hard rock’ının efsane isimleri olacaklarını çıkardığı 10 küsür albümle kanıtlayan Spinal Tap‘i filme almak için çok uygun bir zamandır, zira grup yeni albümü “Smeel the Glove (Eldiveni Kokla)” tanıtımı için turneye çıkmaya hazırlanmaktadır.

İşin eğlencesi de tam bu noktada başlıyor. Bir Sıfırdan yükseliş/Nasıl yaptım? hikayesi değil bu. Bildiğimiz mekanikleri tamamen yıkan, sahte rock idollerini son derece rahatsız eden türden. Bir grubu zirvedeyken yönetmen ile alıyoruz ve yanlış kararlardan, kıçı kalkmışlıklardan ötürü çöküşünü izliyoruz. Sinüzoidal dalganın temsili gibi İngiliz yeni dalganın temsilcileri. Zirveye çıktıklarında başlarına musibet gelsin istiyorlar gibi, farkında olmadan bir basiretsizlik içinde debeleniyorlar ve dibi boyluyorlar. Bütün bu yaşananlar 80′lerin rock gruplarına “Nasıl çöküşe geçersiniz?” dersi niteliğinde. Kibirin insanlığı yavaş yavaş zehirlediğini hepimiz biliyoruz.

Spinal Tap, 80′lerin o rock cümbüşünü her hareketiyle yaşatır nitelikte. Sadece filmin başlangıcındaki grup logosunda N harfinin üstündeki umlautu görmek bile bu kanıya varmak için yeterli oluyor. O zamanlarda olmadık yerlere umlaut koyan gruplar az değildi çünkü. Motörhead‘ten sonra kopup gelen umlaut çılgınlığının bir simgesi bu. Bunun haricinde yiğidin malını doğrudan meydanda gösteren rengarenk, incecik taytlar sahne performansı sırasında niye bu modanın sadece o 10 yıl içinde kaldığını anlamamızı tekrar sağlıyor. Çoğu kişi tarafından erkek müziği olarak lanse edilen bir müziğin, diğer bir kitle tarafından bu kadar heybetsiz görünüme kavuşturulmasını açıklamak pek de zor değil. ‘Rock’ın, içine hatunları da bolca aldığı efemine bir geçiş zamanıydı 80 bloğu.

Rockumentary’miz pek çok anında adına yaraşır şekilde grubun en iyi sahne gösterilerinden uzunca seçkiler sunuyor. Sürüyle izleyici görüyoruz alevli bir şekilde Spinal Tap’e eşlik eden, etrafa kıvılcım saçan. Grup sahne şovuna son derece önem veriyor ve seyirci de bunun farkında. Liriklerin içinde bulunan yüksek dozdaki mizahi unsur ise aslında olmayan bir grubu zihnimizde somutlaştırmaya yarıyor. Turne arası muhabbetlerinden sonra her sahne performansında sizin de ateşiniz daha bir yükseliyor. Sizin ateşiniz yükselip, filmden aldığınız keyif tavan yapmaya başladıkça grubun işleri yolunda gitmemeye başlıyor. Albüm turnesine çıkan ama albümü bir türlü piyasaya sürememiş olan Tap’in strateji hatasının bir ürünü bu. Rengarenk taytlarla erkek olmaktan çok uzak görünen elemanlar, iş albüm kapağına gelince son derece sexist (Cinsiyet ayrımcısı) oluyorlar, yani erkekliklerine sahiplendikleri nadir anlardan biri bu. Boynuna ip taktığı kadına elindeki eldiveni koklatmaya çalışan bir erkek görseli var kapakta ve bu kimsenin hoşuna gitmiyor, kapağa yasak geliyor anlayacağınız. Sonrasında albüm kapağında yaptıkları Beatles - White albüm özentisi değişiklik bizi gülme krizine soksa da gruba kabul etmek istemedikleri kadar hazin kariyer düşüşü yaşatıyor.

Olmayan bir grup hakkında, tanıdığımız gruplardan bile daha fazla bilgi edinmiş oluyoruz sonlara yaklaştığımızda. Bu bir yönetmenin, olmayan bir grubu meşhur yaparak namını yürütme çalışması bir nevi. Diyaloglar kendini havalı göstermeye çalışan rock star balonlarıyla aşırı derecede dalga geçiyor. DiBergi sordukça grubun gitaristi Nigel Tufnel adeta aptal sarışınlar gibi kelimeleri bir saçmalık bualamacına çeviriyor. Gitar çalarak insanların düşü haline gelen bu adamların hepimizden aptal, becerebildikleri tek şeyin ise bu olduğunu, başka bişey yapmaya kalksalar açlıktan nefeslerinin kokacağını görüyoruz. Rob Reiner’ın kullandığı bu itin g.tüne sokma yöntemi, yarattığı grubun sempatikliği sayesinde inanılmaz bir pozitif etki yaratıyor ve grubu günahlarıyla dahi kabul ediyoruz. Reiner film esnasında sadece sanatçılara yüklenmiyor tabii ki. Kartlarını bi yandan da oldukça ağır magazin yapan, müzisyenlere hakaret ederek kendini okutturan basın için açıyor. Film herkesi yaralıyor, ama mizahi yönü bu yaranın hissedilmesini engelliyor. Sarhoş kafaya yumruk yemeniz gibi. Aslında kafanızda bir şiş oluşuyor, lakin acısının farkında değilsiniz, içten, bilinçaltından ilerliyor. Envai çeşit triplere, saçma sapan isteklere maruz kalan menajerleri de unutmuyor yönetmen. Yıldızların dünyasında hiçbir düzenin kendi kendine oluşmadığını gösteriyor bizlere. Görünmez yıldızlar bunlar esasında. Daima arka planda devrilen çamları toparlamaya çalışıyorlar. Ama sakın bunu bir kadının, evi çekip çevirmesiyle aynı kefeye de koymayın diyerek özellikle altını çiziyor film.

Film bittiğinde grup tüm yolunda gitmeyen işleri ve buna rağmen kendilerini sahnede asla demoralize etmeyen tavırlarıyla size gerçekten de öte geliyor. Sonra internet üzerinde grup hakkında araştırma yaptığınızda izleyen milyonların da hemfikir olduğunu görüyorsunuz. Çünkü grup 1992‘de piyasaya sürdükleri gerçek albümle (Break Like the Wind) toparlanarak kurgunun ötesindeki çizgiye geçip, gerçek dünyamızda sahne performansları sergilemeye başlıyor. Beatles, Motörhead, Rainbow, Black Sabbath, Whitesnake gibi pek çok gruptan esinlenerek ortaya çıkmış kurgu bir anda ete kemiğe bürünüyor. Özellikle Live Earth’teki James Hetfield dahil neredeyse bütün gitaristleri bas gitarlarla sahneye çıkarıp Big Bottom (Büyük Kıç) şarkısını çaldırması müzik konusundaki en geyik performanslardan biri oluyor. Dediğim gibi, yarı sahte, yarı gerçek olsalar da müzik dünyasında çoğu sanatçıdan büyük saygınlıkları var.

Bu bol neon ışıkları ile bezeli dünyada neredeyse her müzisyenin 3 aşağı, 5 yukarı yaşadığı bu tecrübeleri biraz  daha mizah seviyesi arttırılmış biçimde yaşamak istiyorsanız, müzik dünyasında Fransız ihtilali etkisi yaratıp taytları kıçtan düşüren bu filme bayılacaksınız. Tabi Rob Reiner’in bu kadar marazı tecrübe etmesi için ne kadar sahne arkalarında tozuttuğunu/cozuttuğunu da unutmayın, asıl filmin hakkını ona verin. Sonra grubun Haziran’da çıkacak DVD’sine göz atın. Hiçbiri ikna etmiyorsa aşağıya kesip biçip koyduğum bu ufak sahne izlemeniz için yeterli olacaktır. Spinal Tap is the Best, F*ck the Rest diyerek ara gazıyla rampayı çıkmış oluyoruz. Müzik dolu günler.

Spinal Tap - Gimme Some Money

Spinal Tap - It’s Mach Piece

Yazı bittiğinde “Перкалаба – Теща” çalıyordu.

Yazıyı paylaş gitsin beyav kızanım:
Email ile dostuna, dost hayatı yaşadığın kişiye gönder  Facebookta paylaş ki insanlar keşfetsin  Twitter kuşunun ayağına bağla da paylaş  Digg  Stumble ile sen de stambıldat  

Vasat Blogging for Dummies

Mayıs 03, 09 Bunu,alttakini ve ondan sonrakini yazan Deli Profesör

Moron BloggerHerhangi bi yazı, okunacak veya yazılacak metin işine girmeden önce bakkala gidip, aynı şeyler olmasına rağmen kararsızlıktan ötürü 5 dakika rafa bakındıktan sonra hacı bakkalın sıkıldığını belli eden ayakta elinde torbaya alacağın çikolatayı koymak için hazır ol duruşunu farkedip apar topar istemediğim herhangi bir çikolatayı alıp, evde hiç dilimde bile eritmeden doğrudan gırtlağa fiskeliyorum. Bi de hesabını yaptım, yeni yazı yazmayalı yaklaşık 150 civarı çikolata yemişim, bunların büyük çoğunluğunu lezzeti uygun fiyata sunan yeşil sermaye Ülker çikolataları oluşturuyor. Gerçi yakınımdaki bakkal hacı bakkal olmasa, içinde Ülker yerine Nestle çikolataları görsem ilk ona sarılırım. Nestle Kit-Kat yapmış, Ülker Dido. Aynı zamanda Dido, kuzenimin evlenmeden önce belli periyotlarda uğradığı kerhane ev sahiplerindenmiş. Nam yapmış yani orada, Tepecik mahalinde. Nestle’nin cillop gibi Karamellisi var, Ülker’in Caramio’su. Bu çikolatalar bu şekilde birebir taklit edilirken muhtemelen orjinal konsept sahiplerine para dökülüyordur. Çünkü nereden baksanız Ülker, Nestle’nin elinden alabileceği Türkiye pazarının yarısını daha uygun fiyat ve daha bol hacı bakkal oranıyla yakalıyor.

150 küsür çikolata diyorum. Demek ki bişeyler yazmasam da okumuşum. Benim için okuma keyfi böyle ensesi kalın türünden bi hobi. Hani yerde gazete göreyim, üstünde önemli bi haber olsun, yemek sofrasına oturduğumda kirlenmesin diye masanın üstüne gazete örtmüş olsunlar, orda ekonomik parametre ıvır zıvır, ama önemli bişey yazsın. Kafamı diğer yana çevirir, sakince kalkar, elime çikolatamı alır, öyle okumaya başlarım. Çoğu kişi çikolatanın iştahı kaçırdığını sanıyor. Bilinçsiz, ya da çocuklarına durmadan para savurmak istemeyen eli sıkı ebeveynlerin safsatası olma ihtimali yüksek. Kendimden bilirim ki açlığımı fişeklemek için yemekten yarım saat önce çikolata namına bişeyler götürürüm. Gofreet demiyorum ama bakın. Şişirilmiş suntanın üstüne iki damla çikolata döküyorlar, o mideyi tıkar. Bisküvi hiç demiyorum. Tabi Türkiye’de çikolata dediğimizde genel olarak boğazdan aşağı atılan bütün tatlı besinlerin akla gelmesinin bi etkisi belki de çocuklara çikolata yedirilmemesi.

Bahar mı geldi, yoksa bahar gelmeden yaz mı geldi ben anlayamadım. Yani üniversiteler bahar şenlikleri yapmaya başlıyormuş, baharın geldiğini onlar müjdelemese ben mevsimi anlamayacam. Gençliği belli kavramlar dahilinde hareketlenmeye odaklamışlar. Adam bahar şenliği gelene kadar ruhunu zincire vuruyor. Güneşli havada bile depresyon halinde. Üniversite bahar şenliği yapınca dank ediyor. 3-5 tırt şarkıcının ülkemizde 1 haftada baharı getirmesi ilginç bi durum. Belki de doğa anne/madır neyçır dediğimiz şey ülkemizdeki Duman’ların, Mor ve Ötelerinin, Kargo’ların bütünüdür. Bunlar misyon sahibi adamlar, yıllar yılı iklim yaratmanın peşinde koşarlar. Hepsi ne için? Ekranda koskoca bi “Mission Accomplished” yazısı görüp muvaffakiyetin dibine vurmak için evelallah.

Duamla yaşadınız da bedduamla mı öleceksiniz sevgili okur? Gönlümde yeriniz yoksa ayakta da gidersiniz, ben sizi iyi bilirim. Hani mevsim benim şurda bi hafta yaptığım düzenli yazı etkinliğiyle geri kışa dönüp, bu konser konser gezen orman kaçkınlarını kış ortasında kıçı açıkta kalmış parya evladına çevirecekse hiç durmam, bilimsel ansiklopedi bile yazarım. Gavurların yeni ürettiği teoremleri Türkçe’ye çevirir, beğenmediklerimi altlarına “edit:” yazıp yeniden düzenlerim. Bi nevi remastered durumu. Remastered Science gibi. Amerika’yı yeniden keşfederim de o atlasın üstüne Rediscovered America yazarım ben, ne diyorsunuz siz hele hele.

Mevsimi tersine çevirip bahar vakti daldaşhak o konser, bu konser beleşçilik yapanları kış hüznüne boğmak için düzeni de hem ısıtan, hem soğutan klimaların çalışma prensibi gibi tersine çevirmek gerekiyor. O yüzden bugün belki de iğrenç bi blog yazısı yazmanın anatomisini, formülünü çıkaracağız. Vasatın altı 500 karakter salaklığıysa, biz 1000 karakter laf salaklığı yapacağız. 2. yıla doğru giderken belki de ilk defa blog üzerine bişeyler yazacam. Ama sanmayın ki böyle bi yazı yazarken herhangi bir tecrübeyi kullanıyorum. Çünkü tecrübe namına elde avuçta hiç bi halt yok. Hala Amerikanların “Fuckin Amateurs” dediği bir amatörlük halindeyim. Elim ne vakit Wordpress panelinde “Yeni yazı” bütonuna gitse, içim kıyıl kıyıl, adeta abimin t.şakları gibi oluyor. Ayrıca “Yeter ülen, isyanım tüm vasat blogosfer cemiyetinedir.” gibi gaz bi durum da yok, kimin ne yaptığı bana göre her daim Kasımpaşa. Oturup vakit harcayayım demiş, ister kendini biraz ıkındırıp, yazar, geliştirir, ister sağdan soldan çorar, kopyalayıp yapıştırır blog ödülünü alır. Ama cidden şurda şu satırları yazarken aldığım manevi hazzı pek az tecrübe karşılayabilir. Şimdi manevi hazzı bi kenara bırakalım, yani şu ana kadarki iyi performansı Cannes Festivali’nde yarışacak bi performans gibi düşünün, hah birazdan vasat yazı denemelerine girişince ona da Hollywood performansı diyeceğiz. Efendime söyliyim nedir, biraz sansasyonel, biraz reklama dayalı olabilir. Bunun gibi şeyler. Bu arada kaç madde çıkar onu da bilmiyorum, aklımdan geldiğince yazayım.

1-)Bugünlerde” diyerek toplumumuzun sosyal yapısına değdirilmeden başlanan yazı, yazı değildir. Tespit insanının tillahıyız (gazete küpürlerindeki haberlerin). Orada istatistik görelim, bunu toplumun temel gerçeği kabul ederiz. Bu istatistikler bizim için her Şampiyonlar Ligi, Uefa Ligi, ya da derbi maçlarında takımlarımızın istatikleri gibi sabittir. “Galasaray, Trinidad Tobago takımlarına hiç yenilmedi” gibi bi istatistik İlker Yasin gibi bi denyonun ağzından dökülür maç öncesinde. Hiç kimse de Galatasaray hiç öyle bi ülkeden takımla oynamış mı diye sorgulamaz, anında zafer sarhoşluğu. Hadi onu geçtim, Trinidad Tobago takımıyla oynadığı 5 maçtan 5ini de öncede kazanmış olsa ne farkeder? Olay “Bugünlerde Galatasaray’ı hiçbir Trinindad Tobago takımı yenemiyor” kadara gider. Ya da “10 adet okulda yaptığımız araştırmalar sonucunda Türban kullanan öğrenci oranının 95% olduğunu gördük.” İyi b.k yedin, 10 tane İmam Hatip okuluna sor, değişmez kuralın olsun. Ben de abazanlar için 5 tane çıplaklar kampına giderim, sonra “Yaptığımız araştırmalara göre son zamanlarda gittiğimiz 5 plajdaki anadan üryan hatun oranı 100%” derim. Ayrıca “Son zamanlarda” da yaygın bir benzer kullanımıdır.

Örnek: Bugünlerde insanlarda bi gariplik var.Son zamanlarda o kadar garipler ki bazen ben kendimin garip olduğunu sanıyorum.

2-) Salgın gibi yayılan bazı kelime öbekleri var. 5-6 yazıda seyrekleştirip 1-2sine yaysan tabi ki anlarım, onlar da Türkçe kelime, candır, saygımız vardır. Ama her paragrafın, cümlenin içinde de “Yahu, zira, bir takım, keza” kullanılmaz ki. Yıllar boyu çünkü demişsin, şimdi iki kelimenden biri zira. Sucuklu yumurta yaparken bile kurduğun cümlenin ufaktan komik ve garip olacağını bile bile “Nerdeydi bunun içine dökeceğimiz yağ ya?” derken, şimdi içinde yağ geçmeyen cümlelerde bile yahu kullanıyorsun. Olmaz anam babam, olmaz.

Örnek: Yahu bende niye gariplik olsun ki?Yıllarca normalmişim ben.Yanında bulunduğum bir takım garip adamlar bile garipleştirememiş beni.Ne akl-ı evvellerle (Bu akl-ı evvel kelimesi de gerizekalının yerini aldı aynı şekilde.) takılmışım ben.Keza aynı şekilde (Ulan Hakkı Devrim gibi hissettim iyi mi.) onlar da benle takılırken normal olmadı.zira ne ben onu, ne o beni zorladı (Gadasını alırım böyle cümlenin)

3-) Film izlersin yer yer, kulağının pasını alsın diye müzik dinlersin. Amcamın kahvelerinden geçersin, soğuk soğuk rakıları içersin. Sonuçta biliyorsun, bu tür şeyler izlendiğinde, dinlendiğinde insanlarla paylaşılmadıktan sonra hiç bir güzelliği kalmıyor. Ama tek cümleyle anlatacağına da hiç anlatma be ciğerparem.

Örnek: Geçenlerde (Bu da eski zamanların istatisik kelimesidir, çok kritik) bu adamlar biraz düzelsin insan olsun diye bi film seçtim D&R‘dan (Bak şimdi illa elit bi kesime ait olduğunun sinyalini vermen gerek değil mi?) Filmi götürdüm eve gerçekten çok güzeldi.Film harikaydı.Mükemmeldi film.Ben böyle güzel film görmedim.Filmin adı Üzüm Piyazı’ydı.Sonra Boeing 737 diye bi grup keşfettim inanılmazdı çok güzel tınıları notaları vardı.

4-) Filmse kesinlikle “Kurgu harika” cümlesinden kaçınılmaz. Yenilenden, içilenden arttırılır da kullanılır o cümle.

Örnek: Film geldi de aklıma kurgu harikaydı be.

5-) Küfür etsen dozunu bilmezsin. Tamam, ben yer yer küfrediyorum ama herşeyin de bi yeri var. An geliyor, çok ciddi takılıyorum, an geliyor bi iki argo serpiştiriyorum. Ama bişey anlatmadan da argo kullandın mıydı, onu sokaktaki, çevrendeki adamlar da yapıyor, sana niye itibar etsin, eylesin?

Örnek: Film izlettim beğenmediler.Ben böyle adamların mına koyim azına s.çayım g.tüne çakayım.İnsanlar ne kadar g.t kafalı ben bunların ta g.tünü s.keyim.

6-) 5. maddedekileri bu insan tiplerine nazaran daha bi takdir ederim. Eşref saati, eşşek saati der, gençliğine, içindeki kinin yoğunluğuna veririm de “aq” nedir be arkadaş? Ediyorsan klavyede iki tuşa fazladan bas da insan gibi yaz. Kürt küfrü gibi garip bişey. Ondan sonra kimya dersinde elementin altında aq yazınca da kendi aralarında meczup gibi gülüşürler.

Örnek: Aqdumunun herifleri.Siz insan olmazsınız aq aq aq aq aq aq size.

7-) İnsanlar beni anlamıyor, hayvanlar beni dinlemiyor, çok yalnızım, çok efkarlıyım triplerine girmek elzemdir. Okurların zaten bi ton derdi var, dertler derya olmuş, bi de kim oturup derdinle uğraşır bilinmez. Sadece kendin için yazıyor olabilirsin ama “İnsanlar beni anlamıyor” dediğinde kimse gelip de sana şevkat vermez, ya da pışpış bekliyorsan boşuna. İnsanlar seni anlamıyorsa ya ömrünü seni anlayan birini bulmak için harcarsın, veyahut biraz daha anlaşılabilir olmak için uyumluluk sürecine girersin.

Örnek: bu adamlar benim ne yapmak istediğimi anlamıyorlar.Bunlar kesinlikle dünyanın en gerizekalı insanları.dünyadaki ben hariç herkes gerizekalı hatta. beni anlayacak biri olduğunu sanmıyorum. Eşşiz zekamla birlikte burada ölmeyi bekler şekilde yalnızım. (Komiser Şekspir’in meşhur repliği kaçar mı? Kaçmaz.) çok yalnızım be Atam çok yalnızım be Atam.

8~) Biraz önce yalnızlıktan isyan eden adam 2 cümle sonra dünyanın en kazanova adamı biter okurun gözünde. İlla tribünlere oynar yani. Biri Hakkımda kısmına yorum yazmıştı 1-2 ay evvel. “Blog sayesinde iyi kız tavlıyorsundur haa” diyordu. Bakarsanız, hala duruyor orda. Kavramları karıştırıyoruz, çok tehlikeli biçimde. Çok yanlış yerlere çok zıt anlamlar yüklüyoruz. İnternet burası, akıllı olan bloglarda okuduğuna inanmaz. Kendisini hayal dünyasına itenlerse saat başı sevgili değiştirirler her yazılarında.

Örnek: Ben de sinirlendim.aqrum böyle adamların dedim. Tuğçe‘yi aradım.Evdeymiş gel bi kahvemi iç dedi.Gittim biraz onu yedim.sonra Gizem aradı beni arzuluyormuş. Onun kahvesini içmeden olmazdı gittim içtim tabi.gece boyu ful seks.

9-) Hadi iyisin sevgili vasat yazı örneği. Normalde virgüle noktaya dikkat edilmez de, yer yer hatalarla bıraksam da çoğu noktandaki hataları istemsiz düzelttim, şimdi farkına vardım. Cümlelere bile ufak harfle başlanıyorken hangi hatadan başlayıp, hangisine örnek vereyim, gözüm korktu, gönlüm ürktü.

10-) Kimileri basit yaşam hikayesini, kullandığı kelimelerle, anlatım şekliyle Hugh Heffner malikanesi heyecanına taşırken, hayatı aksiyonlarla dolu birinin de kelime haznesinin, bilgi birikiminin zayıflığı, hikayeyi en fazla Marlon Brando’nun mezardaki yaşamı kadar heyecanlı kılar. Ahiret hayatı demiyorum ama, orda yine bi işler çevirir o çünkü. Bildiğin mezar içindeki uyku halinin hareketliği.

Örnek: Gece boyu karılara (Karı değil hayvan) iyi para gitti.bankadan para çekeyim dedim.çekerken 10 tane silahlı soyguncu girdi. İçeriden 5 kişiyi esir aldı, 9 kişiyi öldürdü.eve sağ salim geldim. (Haber sunuyo sanki, ayrıntılara girmeden, heyecanı yansıtmadan. Anlatırken soğuk kanlı anlatıyor da, dediği tabi doğruysa orada görsen belki de aralarındaki en tırsakisi, vurmasınlar diye soyguncuların kıçını bile yalamış olabilir, o derece.)

11-) Yeminliymiş gibi internetten bişeyler keşfetmekten ölesiye kaçar. Haberler maya fermantasyonuyla şişip şişip bayatladıktan sonra daha yeni görmüştür. Hiç bilmez de o video/haber internette ne kadar meşhur, ne kadar modası geçmiş. Bi de bilip de bilmezden geleni var tabi. Kar amaçlı çalışmalar onlar. Yazı altına “Mal Fenerli“, “Avrupa Yakası Kıbrıs Şiveli Nadir” türünde ya da popülerliğinde, siteye giren herkesin önceden izlediğini bildiği videoları koyup, site açılış süresinde şişkinlik yaratır. Koyduğu şeylerin altına “gülmekten yarılacaksınız”, “puahahahaah çok komiiiiq” yazmadan olmaz tabi.

Örnek: Soygunu boşverin de (Ne kadar soğukkanlı koçum benim, soygun umrunda değil) geçen mal fenerli videosunu izledim puahahahahaah gülmekten yarıldım.sizinde yarılacağınıza eminim (Pavlov’un köpeği hesabı, okuru gülmeye şartlandırıyor. Öyle dedin miydi fok katliamını bile izlerken kahkahadan yarılırız, aferin sana.) çok komiiiiiiq yaa izleyin (Kelimedeki “i” sayısı artınca komiklik reaksiyonumuz da artar.)

12-) Bu kurallar gibi onlarcası var, lakin bunlar benim gözüme, zihnimin çeperlerine ilk çarpanlar. Bu kadarı bile bi yazıyı, yazıyı okuyanları katledip, internette yersiz data, cicabayt şişkinliği yaparken, bütün taktikleri verip, insanları intihar ettiren yazılar sınıfına meyletmeye lüzum yok. Zati daha kötüsüne dayanabilecek bi bünyem yok, o yüzden benim parnaklarımdan ruh sağlığımı bozmadan çıkabilir mi bilmiyorum. Giriş, gelişme, sonuç bölümleri tam Allahlıktır. Sen sağ, ben selamet. Kargoda gönderdiği mal ucuza gelsin diye tek parça yapıp eşya gönderiyo sanki. Tek paragrafta biter yazı. Anlattığı hikayenin de gelişmeye mi, girişe mi, sonuca mı mensup olduğunu anlayamazsınız. Apayrı bi form. Tek parça halinde hazmedilmesi olanaksız bi hal alıyor.

Bugünlerde insanlarda bi gariplik var.Son zamanlarda o kadar garipler ki, bazen ben kendimin garip olduğunu sanıyorum.Yahu bende niye gariplik olsun ki?Yıllarca normalmişim ben. Yanında bulunduğum bir takım garip adamlar bile garipleştirememiş beni. Ne akl-ı evvellerle takılmışım ben.Keza aynı şekilde onlar da benle takılırken normal olmadı.Zira ne ben onu, ne o beni zorladı. Geçenlerde bu adamlar biraz düzelsin,insan olsun diye bi film seçtim D&R’dan filmi götürdüm eve, gerçekten çok güzeldi.Film harikaydı. Mükemmeldi film. Ben böyle güzel film görmedim. Filmin adı Üzüm Piyazı’ydı.Sonra Boeing 737 diye bi grup keşfettim inanılmazdı çok güzel tınıları notaları vardı.Film geldi de aklıma, kurgu harikaydı be.Film izlettim beğenmediler. Ben böyle adamların mına koyim, ağzına s.çayım, g.tüne çakayım.İnsanlar ne kadar g.t kafalı ben bunların ta g.tünü s.keyim.Aqdumunun herifleri.Siz insan olmazsınız aq aq aq aq aq aq size.Bu adamlar benim ne yapmak istediğimi anlamıyorlar. Bunlar kesinlikle dünyanın en gerizekalı insanları. Dünyadaki ben hariç herkes gerizekalı hatta. Beni anlayacak biri olduğunu sanmıyorum.Eşşiz zekamla birlikte, burada ölmeyi bekler şekilde yalnızım.Çok yalnızım be Atam, çok yalnızım be Atam.Ben de sinirlendim. Aqrum böyle adamların dedim. Tuğçe’yi aradım. Evdeymiş, gel bi kahvemi iç dedi. Gittim biraz onu yedim. Sonra Gizem aradı beni arzuluyormuş. Onun kahvesini içmeden olmazdı gittim içtim tabi.Gece boyu ful seks.Gece boyu karılara iyi para gitti. Bankadan para çekeyim dedim. Çekerken 10 tane silahlı soyguncu girdi. İçeriden 5 kişiyi esir aldı, 9 kişiyi öldürdü.Eve sağ salim geldim.Soygunu boşverin de geçen mal fenerli videosunu izledim puahahahahaah gülmekten yarıldım. Sizinde yarılacağınıza eminim.çok komiiiiiiq yaa izleyin.

Ölmem mi, beni taşlara vurun, tabuta kanım sürün. Aynı tabut içinde kardaşıma götürün.

Yazı bittiğinde “Ozzy Osbourne Feat. Therapy? - Iron Man” çalıyordu. Mükemmel şarkı süper inanılmaz şarkı kurgusu notaları harika tınıları manyak.

Yazıyı paylaş gitsin beyav kızanım:
Email ile dostuna, dost hayatı yaşadığın kişiye gönder  Facebookta paylaş ki insanlar keşfetsin  Twitter kuşunun ayağına bağla da paylaş  Digg  Stumble ile sen de stambıldat