Spiga
Sinema etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
Sinema etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

Seks Her Yerde : Roger Dodger (2002)

Çocukluğu ve ergenliği boyunca sadece bilgisayar başında beyhude vakitler geçirdiği için sonrasında sosyopat kimliğe bürünen koskoca bir gençlik ordusu oluşuyor Dünya çapında. Bir kısmı ilk cinsel aktivitesinden sonra bilgisayarı, işi gücü bırakıp kızların peşine düşerken, diğer kısım insanın doğasına ait olmayan, bu karmaşık gibi gözüken gerizekalı aletin başında gerizekalı oluyor. İşte dünyada genç - yaşlı dengesi bu yüzden hiç sabit durmuyor. Sevişen ve bilgisayar başında çanak büyüten insanların her geçen senesini farklı katsayılarla çarpmak gerektiği kanaatindeyim. Aktiviteden aktiviteye koşan, en azından bir şekilde sınırları zorlayan bir insanın her geçen senesini 0,5 ile çarparsak, diğer bilgisayar moronlarını da 2 katsayısıyla çarpmamız gerekecektir. Bi de bu acınası durumu izole edebileceklerini sanarak, hayat felsefesi gibi gördükleri osuruktan bi kılıf uydurmuşlar ki sormayın gitsin. Kendilerine geek diye hitap eden bu güruh bolca bilgisayar ve bolca film etkileşimi haricinde somut bir beden veya sosyallik etkileşimi yaşamıyor. Zaruri olmadığı sürece evin kapısından çıkıp da bir güneşin lezzetine bile baktıkları görülmemiştir esasında. İşte ben bu türlü aşırılıklara oldukça içten küfrediyorum. Niye insanlık olarak sürekli bi kesim her şeyin aşırısına kaçıyor? Emolar niye sürekli tepeden fotoğraf çekip her bi b.ka aşırı tepki gösteriyor? O değil de bir gün bu geekler ve emolar G-2 zirvesi (Gerizekalı 2) yapıp, güçlerini birleştirmeye kalksa ve XP sistem hatası verdiğinde intihar etmek isteyen kitleler oluşsa ne fena olurdu değil mi? Ölmüyo da şerefsizler, duygusal kisvesi ayağı altında yapmacık davranışlarda bulunuyorlar.

Bir de geldiği yaşına kadar elini ayağını suya sabuna dokundurmamış, yani ne bilgisayar başında ne de sosyal ortamlarda ömür tüketmiş insanlar vardır. Ki bence G-2'den daha iyidir. En azından istediğin şekli verebilirsin, olması gereken şekli. Tabi bu şekli vermek de bildiğiniz üzere her mahallede en az bir tane bulunan, sahiplenicilik üstlenen bitirimlere aittir. Hayatındaki cinsel boşluktan dolayı 50 yaşında gözüken bu gencimizi hayata kazandırmak amacıyla bitirimimiz derhal en yakın keraneye götürür ve parasını da karşılar. (bkz. Skmedim, sktirttim daha ne yapayım bee?) Bu hem oğlan, hem de mahallenin bitiriminin sokaklardaki itibarı açısından çok önemlidir. Zira ilk ilişkisini yaşadıktan sonra mahallenin bitirimini dünya ahiret kardeşten sayan oğlan, neredeyse etrafındaki bütün insanlara keranedeki deneyiminin detaylarını anlatır. Bu da mahalle bitirimine çoğu cinsel ilişkiden daha derinlemesine bir haz sağlar açıkcası. Bi tanesine denk gelmiştim, dinlerken bayağı bayağı yarılmıştım gülmekten. Kadının prezoyu ağzıyla takışını bile anlatıyordu göstererek. Eskiden de görmüş olduğum, vakti zamanında 50 yaşında gözüken o oğlanın kerane seansından sonra gözlerinin içine bir daha baktım, resmen hayat ışıkları fışkırıyordu. Para boşa gitmesin diye içtiği biraların kadın üzerinde olumsuz yarattığı uzun süreli etkisine kadar anlatmıştı. Sonuçta kapıda müşteri bekler, her ne kadar tatmin etmeye çalışsa da işini kısa bi sürede bitirmesi lazım, işin içine bira girince de pek mümkün olmuyor. Bir kişinin mutluluğu herkese faide sağlıyor esasında. Mado'nun garsonu olduğu için arada bolca bedava tavuk göğsünü götüren kişi olarak mutluluktan ufak bir pay da ben almıştım. Ben de o kadar tavuk göğsünün verdiği mutlulukla kime ne iyilik yaptım kim bilir.

Her ne kadar kendi babafingosundan başka bişey düşünmese de yeğeninin yüzü gözü suyu hürmetine bitirimlik adına kolları sıvayan bir Roger var filmde. Sürekli çenesi laf yapan, ve ettiği cesur sözlerle çoğu kadını bir gecelik ilişki doğrultusunda etkileyen bir adam. Bir gecelik diyorum, adamın adı boşuna Roger Dodger değil. Başı sıkıştığında derhal topukluyor. Torrentten istediği dosyayı indirdikten sonra seedlemeyi kesen vur-kaççılar gibi. İşini gördüğü insanla bir daha birlikte olma düşüncesinde değil. Filmin uzunca süren ve sadece Roger'ın dil döktüğü ve bolca Rezervuar Köpekleri'ni andıran masa sohbeti sekansından sonra görüyoruz ki bu sefer asıl "Dodger (Kaçar)" Roger değil. Patronu olan kadın bir daha cinsellik ve sevgililik anlamında görüşmeyeceklerini söylüyor. E, haliyle iktidarı kırılmış olan bir eril olarak bu sefer kovalamak Roger'ımıza düşüyor. Bu hikayenin arka planda dönen ilk kısmı.

İkinci olarak da amcasının maharetlerinden haberdar olan Nick, sırt çantasını yüklenip geliyor ve ondan bu konuda destek istiyor. Çünkü kendisi biraz önce bahsettiğimiz binlerce tipten biri. Kendine göre büyük gibi gözüken dertlerin yanında bir de yeğeniyle uğraşmak istemeyen Roger, sonradan yufkalaşıyor ve kendi soyundan bi oğlanın kız meselelerinde bu kadar pasif olmasını kabullenemiyor. Tabi her öğretideki gibi asıl aşamaya geçmek için bir takım inceleme gerekiyor. (bkz. Chosen One hesaaabı) Bu yüzden yeğenini sokağa çıkarıp, etrafındaki kadınların çokluğunu göstererek, kafasına seksin, daha doğrusu seks yapabilme şansının her yerde ve çok yüksek olduğunu sokmaya çalışıyor. Bunu bir şekilde farketmeden fırsatçılık yaparak yanlarına yaklaşamayacağını biliyor çünkü.

İlk testten geçer notla da olsa geçebilen Nick için artık amcasının öğretileriyle dolu gecenin kapıları sonuna kadar açılmıştır. Roger film boyunca iç (bar, parti) ve dış ortamlarda yeğenine bu konuda cesaret aşılamaya çalışırken çoğu zaman da kendi tecrübelerini baştan düşünmeye ve kendisini yargılamaya başlıyor. Tabi huylu huyundan tam olarak vazgeçmeyeceği için kadın patronuyla da uğraşıyor bir yandan paralel hikayesinde. Yeğeninin üstüne bir gecede yüklediği aşırı derecede yükü, onu son çare olarak genelev gibi berbat bir yere götürüp, oradaki fahişenin eline bıraktığında fark ediyor Roger. O andan itibaren de, asıl doğru olanın insanın bu denli önemli ilk deneyimleri zoraki yaşamaması, akışına bırakması gerektiğini anlıyor.

Film başlangıçtaki-devamındaki uzunca diyalogları ve anlattığı hikayesi itibariyle yetişkin filmi gibi görünse de, sonradan Nick ile ilgili irdelemelerin akabinde aslında gençler dahil, tüm insanlara cinsellik konusunda önemli mesajlar verdiğini görürüz. Campbell Scott'un ete kemiğe bürüdüğü Roger gibi iğneleyici sözleriyle izleyiciyi kendine gıcık ettiren karizmatik bir karakterin bile hafiften adam olabileceğini görürüz. Tabi yine kendi mesleğini uygulamaya yetecek oranda azaltacağını biliriz denyoluğunu. Sonuçta o bir reklamcı ve dediği üzere "İnsanlara yeni birşeyler satmak için onlara kendilerini kötü hissettirmelisiniz."


Yazı bittiğinde "Markus Grosskopf's Bassinvader - The Asshole Song" çalıyordu.
Devamını oku >>

Serbest Porno Film İsim Uyarlamaları

Aziz Nesin ne demişti efendim, hatırlayalım bi "Previously on Lost" şeklinde: "Türkiye'nin yüzde 60'ı sinefildir". Havayı koklayan türden bi adamdı rahmetli. Bu oranı bakkal hesabına vurursak, 3 aşağı 5 yukarı, sokakta gördüğümüz her iki adamdan biri sinefil oluyor. Yani sinemaya karşı bi hassasiyeti var. Peki bir sinefilin özelliklerini yüzeysel bir şekilde sayarsak neler çıkar? Aşırı sinema sevgisi, kötü filmlere nefret, karmaşık senaryo aşkı, kült film arayışları, herkesin izleyemediği, bulamadığı daha derinlerdeki filmleri izlemek. Uydurmuyorum, sokağımızdaki insanların yüzde 50'si umursuyor bunu.

Mesela bu kültçü kesim asla ve asla pornonun konusuzunu izlemez. Konusuz dediklerimizde bildiğiniz üzre "Giriş, gelişme, sonuç" bölümlerinden ziyade yalnızca "Giriş" bölümü vardır. Sinema sektörünü sekteye uğratan, film mezarlığına çeviren bu yapımları takip eden yüzde 40'lık kitleyi yadırgayamayız ama. Bu insanların sinema aşkı, zayıf kalan olay hikayesi yapısı üzerine kuruludur. Milyon dolarların yatırıldığı, lakin senaryosu beş para etmez Hollywood aksiyonları gibi, çekimleriyle bi şekilde kotarırlar olayı. Bir de konulular vardır ki, işte sokağımızdaki yüzde 60'lık kesimi "Derin" hikaye yapısı itibariyle alır götürür.

Porno filmler bildiğiniz üzere kısıtlı bütçe ve kısıtlı eleman (Genelde 1 erkek 1 kadın veya 2 erkek 1 kadın) sayılarıyla çekilen, sadece "Konulu" olanları sanatsal filmlerdir. Lakin insanların aşırı ilgisine karşın, korsana gösterilen rağbet sebebiyle çok da gelir elde edemezler. Bu sebepten ötürü de Hollywood'daki filmlerde olduğu gibi yüzlerce kişilik senarist ekipleri çalıştırılamaz. Nasıl ki Goethe'nin Faust'u, Japonların yüzlerce filmi Hollywood tarafından alınıp defalarca uyarlandıysa, porno sektörünün de serbest uyarlamaya hakkı olduğunu düşünüyorum. Zaten bildiğiniz üzere, hikaye temellerini sabit tutsanız dahi, anlatım tarzını değiştirdiğinizde ortaya bambaşka tarzda filmler çıkabilir.

Her ne kadar Vivid gibi sektörün tekelleri bir şekilde senaryosunu üretebilse de, merdiven altı diye tabir edebileceğimiz bağımsız porno yönetmenlerinin gücü yetmez. Sinema tarihinde oldukça büyük izler bırakan filmleri seçerler ve yedinci sanat kılıfında bambaşka bir anlatıma bürürler. Zaten düşündüğünüz vakit Fight Club gibi çok geniş spektrumlu filmlerin senaryosunun ufak bir dokunuşla bile yepyeni seyirlikler yaratabileceğini farkedersiniz.

Kısık bütçeyle, özgün porno uyarlamaları tamamlandıktan sonra, sıra önceden belirlenmiş isime gelir. Ki bunlar genellikle kelime oyunlu isimlerdir. Yani serbest uyarlamaya tabi tuttuğunuz filmin adını bir şekilde hatırlatmalı ki, bu şekilde müdavimler aradıklarına daha kolay ulaşabilsin. Fight Club demiştik örneğin, bu filmi iki şekilde uyarlayabiliriz; Fag Club ya da Fuck Club. Bu durumda farkettiğiniz üzere isimlerden bir nevi cinsel tercihler farkedilebiliyor. E haliyle, 1 erkek ve 1 kadının oynadığı sanatsal bir filme Fag Club adını vermek garip kaçacaktır. Bu yüzden yazmadan önce başlığını atıp, ondan sonra başlığa göre yazanlar gibi düşünür bir porno yönetmeni. Fag Club filmine kuracağımız ortam gayet bellidir: Nonoşlardan kurulu bir Underground kulüpte, cinsel isteklerini tatmin edemeyen erkekler, eline geçeni tutar ve uzunca bi süre raylı sistemden geçirir. Filmimizi tamamlayıcı olarak bir adet can alıcı replik de gerekmektedir haliyle: "Bugün nonoş kulübündeki ilk günün, o zaman vuruşacaksın!" Tabi ki ben bir porno yönetmeni olsam, izleyici kitlemi sadece gaylerle sınırlandırıp, daha düşük gelire fit olmam. Büyüğüyle küçüğüyle herkesin izleyebileceği bir aile pornosu olmalı.

Uzun bir arayış sonunda siz sinefillerin arşivini tamamlatmak ve ufkunu genişletmek amacıyla porno türündeki serbest uyarlamaların en güzel ve en yaratıcı isimlilerini derledim ve kısa kısa da olsa kritiklerini yazdım. Özellikle günümüzde güzel senaryoların uyarlanmadığını düşünürsek bu konudaki açlığınıza ilaç gibi gelecektir.

Schneider's Lust (Schindler's List) : Ağır sanayide Almanlar tarafından bedavaya zorla çalıştırılan, hatta ismi bile zorla Alman ismi yapılan Yahudi terzi Schneider, günün birinde yanına yaklaşan bayan Alman subayı farkeder ve öldürülen yığınla Yahudi'nin acısını çıkarır. Bayan subay da gidişattan ötürü durumdan oldukça memnundur.

A Cockwork Orange (A Clockwork Orange) : Alex ve ona imam osurduğunda zıçan cemaat gibi bir bağlılıkla eşlik eden yanındaki 2-3 zibidi sokaklardaki masum insanlara korku salmaktadır. Bir gün pabuç pahalı gelir ve dev yarasa bir adam bunları 6 adet hemşirenin eline teslim eder. Pavlov'un şartlı reflekslendirme tedavisi sonucu mottoları savaşmaktan, sevişmeye kayan bu zibidiler film bitene kadar 6 hemşireyle bir etkileşime girerler.

Sex Files (X Files) : Yıl 2056. Dünya uzaylıların işgaline uğramıştır. Yalnız bu uzaylılar bizim bildiğimiz koca kafalı, geniş ve kısa gövdeli uzaylı tasvirine uzaktan yakından benzememektedir. Hatta hepsi, firesiz şuh kadınlar ve kaslı erkeklerdir. Dünyadan tek istedikleri de...

Shaving Private Ryan (Saving Private Ryan) : Aşırı kıldan muzdarip Er Ryan'ın çüksel bölgesi 1 saat içinde tıraşlanmazsa, kılların çektiği enerji sebebiyle hayatını kaybedecektir. İşte o an çadırdan içeri bir cesur Jenna Jameson kılıklı asker girer ve tıraşın akabinde olaylar gelişir.

Whore of the Rings (Lord of the Rings) : Silvia çoğu kadın gibi yüzük, mücevherat vb. düşkünüdür. Lakin bu kadının farkı, mevzubahis yüzük için yapmayacağı şey olmamasıdır. Evliliğin sembolü yüzük için evliliği ayakta tutan bütün ahlaki değerleri hiçe saçan Silvia'nın yüzüğe ulaşırken kendisini adeta bir fahişeye çeviren bu ibretli maceraya tanık oluyoruz.

V for Vagina (V for Vendetta) : İşte karşınızda tam anlamıyla düşük bütçeli bir B filmi klasiği. Rodriguez'in tabanca montajlı ayağından esinlenen yönetmenimiz, adeta kötülerin düşmanı, kurşun saçan, ölüm makinesi bir vajina yaratır. Yönetime tam anlamıyla el koydukları son sahnede çoğalan vajinalar meydanda vücutların temas etmesiyle farklı hislere kapılırlar ve olaylar gelişir.

Batman in Robin (Batman and Robin) : Seyircileri her anında hop oturtturup, hop kaldırtacak türden bir aksiyon. İzleyici kitlesinin yalnızca gayler olması sebebiyle düşük hasılat yapmasına rağmen kült olma potansiyeline sahiptir. Batman'in oğlanlara ve üstüne üstlük erkeklere karşı aşırı ilgisi vardır. Bir aksiyon anında Robin'in çatıdan düştüğünü görür. Düşmek üzereyken havada kapar ve sıkıca sarılır. O an Robin'in de kendinden büyükçe erkeklere ilgi duyduğunu farkeden Batman, atraksiyona girmekte çok da gecikmez.

I Know Who You Did Last Summer (I Know What You Did Last Summer) : Senaryo biraz daha kuvvetli ve yönetmenin çekim planları biraz daha derinlemesine ve kuvvetli olsa, klasikler arasına girebilecek türden bir film. Ama hikaye yapısı ve oyuncuların üstün performansları sebebiyle izlenebilir. Aslan kürekli Richard dünya çapında tanınan, itibar duyulan bir ailenin çocuğudur. Bir gün kimseciklerden habersiz 19'luk çıtır Angelina'ya tecavüz ettiğini sansa da, aslında onun bu montajına karşı şantaj yapacak bir gizli adam vardır. Aslan kürekli Richard'ımız işte o adamı bulana kadar çok canlar yakar çook.

How I Get Your Mother (How I Met Your Mother) : Hayatı günübirlik ve peşisıra gece ilişkilerinden ibaret olan Teddy Bear'ın bir gün bu ilişkilerden tiksinip tek eşliliğe geçeceğini söyleyeceğimi sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. Yaşlanmış Teddy Bear 2060 yılında arkadaşına annesiyle nasıl da şehvetli bir etkileşime girdiğini anlatır. Arkadaşı ise gayet olgunca karşılar, sadece tercihlerinden dolayı Teddy Bear hırpalanacaktır bu sefer.

Chitty Chitty Gang Bang (Chitty Chitty Bang Bang) : Yeryüzünden insan düdükleme rutininden sıkılmış olan Johnny, bir gün arabasının uçtuğunu farkeder ve bunu farkettiği an yaptığı ilk şey, arabanın içine 2-3 hatun doldurup İstanbul Boğazı semalarında fantezi yapmak olmuştur. Bir süre sonra bundan da sıkılan Johnny'nin dramına tanık oluruz filmin 2. yarısında.

Edward Penishands (Edward Scissorhands) : Gerizekalı ve gay bir bilim adamı tarafından kendini tamin etme amaçlı üretilmiş bu ucube, bir gün makyaj malzemesi satıcısı bir kadın tarafından bulunur. İlk başta ellerinin sadece penis olmasından korkan kadın, bu adamın mahalledeki azgın kadınları frenleyeceğini ve paraları cukka yapacağını düşündüğü için mahallesine götürür. Bu konuda gerçekten de maharetlidir Edward. Film boyunca maharetlerini izler dururuz.

Bang of Brothers (Band of Brothers) : "İnsan insanı sker mi?" sorusuna imgesel irdelemeler yapan bir klasik. Lakin bu soruyu "Kardeş kardeşi sker mi?" sorusu üzerinden yöneltiyorlar. Epey acı verici bir durumdur ki, metaforik anlamda tüm bunlara tanık oluyoruz. İzlerken gözyaşlarınız sel olacak.

Meet the Fuckers (Meet the Fockers) : Tam anlamıyla bir "Anasını sen al, kızını da ben" filmi. Tabi durumun daha ileriye taşındığını söylesem pek de şaşıracağınızı sanmıyorum. İki köklü aile, geliniyle, kaynanasıyla aynı evde birbirlerini severler de severler.

Fantastic Whores (Fantastic Four) : Cinsel açıdan özel güçlerle donatılmış 4 adet mutant adeta 900'lü hatlar gibi kendilerini şehrin cinsel tatminsizliğini çözmeye adamışlardır. Nerede bir tatminsizlik mevcutsa orada biterler. Diğer 3 adam normal tatminsizlik durumunda gitse de, "Kaya Adam" yalnızca Rolling Stones gibi "I Can't Get No Satisfaction" diye haykıranların göz bebeğidir. Tatmin olmuş bir şehir düşünün, kimse kimseyi eften püften sebeplerden bıçaklamıyor. En iyi suçla savaşma yöntemi bu olurdu sanırım.

White Man Can't Hump (White Man Can't Jump) : Tam anlamıyla bir azim öyküsü. Beyaz destekçisi, hafiften ırkçı yönetmenin cinsellikte zenci hegemonyasını kırmak üzere yaptığı bir film. Arkadaşı zenci Johnson'ın tuttuğunu devirmesinden ötürü hep bi eziklik hisseden, tatminkar olamayan beyaz Tom, bir gün kondüsyon çalışmalarına başlar ve "Johnson birse ben iki götürüyorum uleeen!" durumuna getirir olayı.

Lust Tango in Paris (Last Tango in Paris) : Öyle filmler vardır ki, esinlendiği filmden bile daha iyi iş çıkarır. İşte bu film de onlardan. Orjinalindeki cinselliğin dozunu ve kullanım şeklini beğenmeyen usta yönetmen Van Damage, "Şehvet öyle değil, böyle olur der" ve kahramanlarımız film boyunca cinselliği irdelemek adına birbirlerini irdelerler kutu gibi bi odada. Adeta tavşanlar gibi durmaksızın irdelerler.

Tits a Wonderful Life (It's a Wonderful Life) : Tek amacı bulunduğu kasabadan uzaklaşıp, sadece dünyayı keşfetmek olan Corc, kardeşinin zoruyla gittiği baloda bir bayanla ilk temaslarını yaşar ve adeta bağımlılık yaratır. Kendini sürekli birilerine yumulurken bulan Corc, bir gün kasabada hiç yumulacak bir kadın bulmadığını farkedince intihar etmeye kalkar. Sonra ilahi müdahaleyle birlikte sokağa çıktığında, aslında her kadınla bir kere yapmaması gerektiğini farkeder.

From Lust Till Dawn (From Dust Till Dawn) : Zombie slasher türünün, pornodaki teen slashera uyarlanmış hali. Girdiği bir gece kulübünde bir kadının ayağından şarap içtiği an azgınlığını körükleyemeyen Tarantor o azgınlıkla birlikte tüm gece kulübündekilerin üstünden gelebileceğini söyler. Yalnız Tarantor'un tadına bir bakan bi daha istemektedir. Bu sebepten ötürü Tarator işini gördüklerini, bir daha istemesin diye öldürür ve iflahı kesilse de hepsinin icabına bakar. Ortalık da bayağı leş kokmuştur hani.

Bir sinefil için tabi ki izleyeceği filmler hiçbir zaman bitmez. Ama diğer filmlere geçmeden önce ilk olarak bu klasikleri izlemenizi, daha sonra da daha spesifik zevklere hitap eden Blair Bitch Project, Nirvanal, Reservoir Cocks, Black Hawk Up, Pump Friction, The Empire Stikes From the Back, The Italian Blowjob, Breakfast on Tiffany, The Sexorcist, Cream Theater, One Blew Over the Cuckoo's Breast, Fun With Jane's Dick, Lock Cock and Two Smoking Bimbos ve 2001 : Big Bust Odyysey isimli filmleri izlemenizi öneririm. Zaten siz o filmleri izleyip filmografinizi geliştirene kadar ben bu filmler hakkında da topluca bir kritik yapmayı düşünüyorum. Unutmayın, filmler bilinçsiz izlendiği zaman katkısından çok zararı dokunur.

Yazı bittiğinde "Joe Satriani - Andalusia" çalıyordu.
Devamını oku >>

Futurama: Beast With a Billion Backs

Altyazı çevirmeniyle izleyici arasındaki ilişki, doktorla hasta arasındaki gibi olmalı bir düşünceye göre. Nasıl hastanede ölümle burun buruna bir şekilde yattığınızda bile "Alın lan beni ameliyat edin, ölecem burda, ben öldükten sonra alın o neşteri bi yerinize sokun" diyemiyorsanız, altyazısını büyük bi iştahla beklediğiniz filmin altyazısını yapan adama da, "Hadi çevir artık şunu anuna goyim, betonarme yapı kıvamına geldik" diyemezsiniz. Sebep ortadadır, ikisinde de durumun daha b.ka sarması korkusu, sizi gerçekleri söylemekten alıkoyar. Doktorla laf dalaşına girsen, adam kıllığına ameliyat etmez yani. Hipokrat'ı mipokratı geçecen hacı. Doktorun insiyatifine bağlısın. Kuklanın ipleri kimin elindeyse ona itaaat edecen. Master, Master! Çevirmen de aynı durum, sadece hayati bi olay yok, tabi o filme ne kadar tutkuyla bağlı olduğunuzla da alakalı. Adama fazla yüklendiğiniz an "S.ktir git lan, çevirmiyorum." demesi olasıdır. Sonuçta bu zevk için yapılan bir iştir ve adamın keyfinin kahyası da olamayız.

Futurama'nın 2. filmi Beast With a Billion Backs bundan 1 ay önce, resmi çıkış tarihinden çok önce piyasaya düştüğünde çok sevinmiştim. Hani " İlk izleyen ben olacam heheheeee, sonunu herkese söyleyecem, bu alemde çok itibar görecem, ayaklarımı öptürecem." ritüeli vardır ya yıllardan beri süregelen, böyle durumlarda ona kapılıyorum işte. Kolay değil bi de, yayından kalktığından beri senede bi kere gördüğümüz sevgili gibi oldu. Ya da şöyle söyleyeyim, sanki bi yıldır sevişmiyormuşsunuz da, o yüzden düz duvara tırmanıyomuşsunuz gibi. Futurama'yı takip edenler bana kesinlikle hak verecek, etmeyenler şaşıracaktır büyük ihtimalle bu söylediğime. Lakin olay şudur: Futurama, Simpsons'tan daha eğlenceli. Simpsons Matt Groening'in olgunlaşma dönemiyken, Futurama, o olgun, bardan her gün farklı bi hatunla çıktığı dönemdir. Bu dediğimi özellikle Simpsons Movie ile Futurama'nın herhangi bi filmini kıyaslarken anlayabilirsiniz. Yalnız diziye ve karakterlere adapte olmadığınızda, her diziye olduğu gibi size yeterince komik gelmeyebilir. O yüzden öncelikle ilk 5 sezonu izlemenizde fayda var.

Altyazı çevirmeni diyordum. Her çevirmenin kendi mekanları, alanları vardır. Bu bölgeler mafya bölgesi veyahut sit alanı gibidir. Ya da en basidinden herhangi bi köpeğin üzerine işediği ağaç. Bir çevirmen, başlangıçta hangi filmleri ve dizileri çevirirse, onun üstüne yapışır, onunla anılmaya başlar. Aslında bu oldukça güzel bir durumdur. Çünkü çeviri işi, yorumun %90 altın değeri taşıdığı bir zanaattır. Belli bir dizi serisi hakkında belli deneyimleri yaşayıp, karakterleri tanıdığınızda ona daha güzel bir altyazı kalıbı hazırlarsınız. Tabi Türkçe'de karşılığı olmayan kelimeleri bulmak da bu noktada başlar. Futurama'nın da resmi Türkiye altyazı distribütörü, isminin Feridun olduğunu tahmin ettiğim, feri_meister. İlk film çıktığında anında çevirip askere gitmişti. Özveri budur, sorumluluğunu biliyor. Bu seferki filmin de, askerden tam yeni geldiği döneme denk geldiğinden sanırım çevirisi bayağı uzun sürüyordu. Ama içimdeki Futurama açlığı had safhadaydı. Bu yüzden dayanamadım ve o girilmemesi gereken doktor hasta diyaloğu içine girdim. Tabi "Aaaaaaal sana altyazı, say bakayım kaç dişli" der mi diye düşünüyordum. Neyseki feri_meister babamız tahmin ettiğim iyi ihtimal dahilinde geyik ve anlayışlı bi adammış. Hemen halledeceğini söyledi. Çevirisini beni dinleyip de pek hızlandırdığını sanmıyorum lakin çeviri sayacını sürekli günceller oldu da, çeviri oranını takip ettim en azından. Bi de altyazı bitince, bana haber verip linkini attı ki sormayasınız, mest oldum, jest oldum. Hasta - Doktor ilişkisini bitirip, iş için 1 seneliğine ayrılan 2 sevgili kıvamına dönüp, "Yine seneye görüşürüz." olayına girdik akabinde.

Film, yine orjinal dizi kalıbını kurarak saçma bir hikayeyi alıp, onun geyiğini çevirmek üzere kurulu. Önceden saçmalık havuzuna 10. dakikada atlayan film, bu sefer öncekinden çok daha hızlı, ki bu beni aşırı derecede mutlu ediyor. "Previously on ..." geyiğiyle başlayan dizilere de bi yandan gönderme yaparken, gökte açılmış devasa bi delik görüyoruz. Delik o kadar uzun süredir açık ki, insanlar artık korkarak deliği gösterirken bile sıkılmışlar. E tabi, olayların başlaması için bizim filmi izlememizi bekliyorlar, bu da ayrı bi güzel gönderme. Ama suçlu biz değiliz. Film ellerinde hazır olmasına rağmen oradaki sübyancıkları bir yıl bekleten Groening. Başka bir boyuta açılan elektromanyetik olduğu düşünülen bu deliği incelemek de, tahmin ettiğiniz gibi "Good News Everyone" elçimiz Profesör Farnsworth'un kobay kargo taşımacılarına düşüyor.

Hikayenin diğer iskeletini ise yine Fry'ın aşk hayatı oluşturuyor. Tam kendine bi sevgili yaptığını düşünen Fry, hatunun, hiç kimseden saklamadan aynı anda 4 erkekle daha çıktığını görünce yıkılıyor. Tabi diğer erkekler durumdan hiç şikayet ediyor gibi gözükmüyor. Hepsi aynı evde hatunla yaşayıp gidiyor. Dünya barışıyla karışık,aşk dolu bir evren mantalitesine sahip erkekler ve tek hatun, evi cinsel ihtiyaçları karşılamak üzere bir pilot bölge olarak görüyorlar sadece. Fry da Leela'dan sonra 2. bir aşk acısını daha kaldıramayacağı için, uzaklara gitme niyetiyle manyetik boyutun içinden diğer tarafa geçip, her tarafı vantuzlarla dolu, dev bir yaratığın içine giriyor. Bundan sonrasını da anlatsam spoiler olacağı için, ufaktan yapıya geçiyorum. Lan gerçi bi yandan da içimde aşırı derecede spoiler verip, sizin için filmin tadını kaçırma isteği var. Acaba bilinçaltımda bu filmden kimse benim aldığım zevki alamasın gibi bi istek mi var ne? Ama cidden benim aldığımdan daha fazla zevk almayın bu filmden. En azından Türkiye çapında bu filmden en fazla zevk alan ilk 100 adam içine gireyim. Beni spoiler kullanmak zorunda bırakmayııınghhh!

Filmde beni rahatsız eden sadece tek bir noktada var. Aslında o da epey derecede rahatsız ediyor. Futurama'nın dizi hayatında, umarsızlığı ve angutluğuyla nam salmış Fry'ımız, bu son iki filmdir aşk acılarıyla kıvranıyor. Tabi dizide de Leela'yla arada sırada aşk ilişkileri oluyordu ama olayı fazla uzatmıyorlardı. Yani dizinin Bender'dan sonra 2. komedi eksenini oluşturan Fry iptal olmuş durumda gibi. Bu yüzden de Bender'a ve parlak metal k.çına oldukça fazla iş düşüyor. Vallaha içim parçalanıyor bu oğlanı böyle dertler içinde gördükçe. İlk filmdeki, oldukça iyiydi ve olaya mükemmel bir lezzet katmıştı, ama bu filmdeki biraz zorlama olmuş. 2. dereceden yan hikaye olsa itirazım olmazdı. Umarım şu son 2 filmde artık Fry'ın aşk acılarıyla şekillenen hikayelerden çıkarız ve daha fazla çıplak Leela sahneleri görürüz. Biz dizide buna alıştık kardeşim, aşk filmi değil ki bu. Cyclops, mayklops (İngilizcelerde bu ikilemeyi denememek lazım aslında) ama daş.

Film, peşpeşe saydırdığı esprilerle yine her zamanki gibi gobeemizi çatlatacak türden. Hatta şurdan biraz feri_meister'i de övelim, bazı yerlerini çok güzel yorumlamış. Türkçe'de tam olarak karşılığı olmayan öbeklerin, tamlamaların yerine, olacağından çok daha güzellerini koymuş, ki bu yaptığı çevirinin 10 numero olduğunun en önemli göstergesi. Özellikle, filmi izlerken "S.çkın Robotlar" ve "Yok ebesinin Ali Sami" yorumlarının çok yerinde olduğunu farkedeceksiniz.

Hasretliğin bu kadar canıma tak edeceğini düşünmezdim. Sevdiğim insandan bile yıllarca ayrı kalırım, ama Futurama'dan koskoca 1 sene ayrı kalmak insana koyuyor be. Çevirmene söyledik, altyazı işini ayarladı. Acaba Matt Groening'e de "Abi bari şunu 6 ayda bir çekin be." desem fikrimin üzerinde 1 saniye bile olsun, düşünür mü? Ya da ne bileyim, ellerindeki çizgi film yükü fazlaysa bi sene Simpsons, bi sene Futurama oynasa. Hem öyle olunca seyirci açısından da ikisini de izlemesi daha zevk verici olacaktır. 18 sezon Simpsons oldu. Yeter gari. Biraz kardeşine ver de o da yesin. O da büyüsün.

Dipçik Not: Futuramadan bihaber olanları da bu diziye çekip, kitleyi büyütmek amacıyla, kendi ellerimle kesip internete koyduğum ve Bender'ın karakterini 30 saniyede tanımamızı sağlayan bu sahneyi sunuyorum. İşte 30 saniyede Bender.




Devamını oku >>

The Station Agent (2003)

Etrafınızda ne kadar insan vardır, kaç tanesi gerçek dosttur bilemem. Açıkçası benim arkadaşlıklarımın pek çoğu bir şekilde elenme yöntemiyle sonlanmıştır. Çoğu insan beni rahatsız eder ama söyleyemem. Bunu söyleyemediğim için de beni dost olarak görmeye devam ederler. Halbuki ben insanların kendilerinin bazı şeyleri anlamasını dilerim. Arkadaşlık hayatında cıngar çıkaran, huzursuzluk veren türden bi insan olmadığımdan ötürü çoğu ilişkileri yüzümü unutturarak bitirmeye çalışıyorum. 10 - 15 kişinin birden toplandığı gezileri ve arkadaş ortamlarını sevmiyorum, hoşnut olamıyorum. Doğuştan yalnızlığa yatkın biriyim. 2 kişi olsun da, özü olsun diyorum. Tabi ki, bu sadece benim doğrum. Yalnızlığı gerçekten özel bulan biri için gayet makul.

Sinemada olağan üstü insanlar ve hikayeler görmemizin yanında, kendimizi, kendi hikayemizden belli parçalar görmek de acayip heyecanlandırır bizleri. Bu hikayeleri genelde yüksek prodüksiyonlu, karmaşık senaryolu filmlerde görmeyi beklemek yanlış olur. Sinema her türlü bir eğlencedir, ama minimalist sinemada puzzle parçalarının bizi oluşturduğunu görmek apayrıdır.

Minimalist diyince üzerine ufak bir açıklama getirmek istiyorum. Benim de son zamanlarda üzerine aşırı düştüğüm bu sinema kolu, hikaye olarak her zaman sadeliği seçer. Karmaşadan, uzak olduğu kadar bilgelik dolu hikayelerdir. Çıkış noktası olarak mesela bakkaldaki sıradan satış günlerini alabilir. Ama o filmde hiçbir zaman bakkallar ellerine tüfek alıp, mekanlarına saldıran yaratıkları öldürmezler. Sadece gerçek hayatta karşılaşmamız muhtemel konular geçer. Bolca sessizlik ve normalden daha az diyalog birbirini tamamlar. Normal bir Hollywood prodüksiyonunda şehri terkeden bir adam havaalanında koltuğa oturduğunda yanına da bir kadın oturur, sonra bir şekilde kamera bu kadına yönelip, adamla hayatını birleştirir. Adama yanındaki kadınla bir hayat vaad eder. Halbuki düşünün, kim bilir kaç tane karşı cinsin yanına otururuz hayatımızda, ama böyle bir durumun oluşma olasılığı gayet düşüktür. Minimal sinema da bundan fazlasını yapmaz, göz göze gelirlerse sadece bir selamlaşırlar ve herkes kendi yoluna. "Peki bu sinema beklentimizden ötesini vermiyorsa ne işe yarıyor?" diyebilirsiniz. İşte işin ilginç yanı da bu noktada, ustalık da burada. Basit ve sıradan hayatları şiir gibi anlatmak, gerçekten seyirciyi oraya alarak, insanları sömürmeden.

Station Agent da tam bu kalıplara oturan bi film. Hani parmağınızı sabunlayınca yüzük lök diye oturur ya, mevzubahis filmimiz de aynı etkiyi göstermekte. Hikayeye gelirsek, tek arkadaşı olan patronuyla tren maketi yapan bir cücenin, arkadaşı da ölünce ondan kalan miras sebebiyle New Orleans'taki harabe olmuş bir istasyona taşınması. Artık trenlerin çalışmadığı bir istasyon. Ama cücemizin aradığı yalnızlığı ve sessizliği bulması için oldukça uygun.

Evet, yalnız kalmak isteyen bir cüce ve sebepleri tahmin edebileceğiniz gibi. Toplumun cüceleri gulyabani gibi görmesi, insanların görmezlikten gelmesi, çocukların dalga geçmesi ve bunun gibi pek çok durum, onun hayattan pes etmesine sebep vermiş. Tam bir kapalı kutu. İçi öfke dolu, ama bunu kusamıyor. Çünkü kusacak veya derdini anlatacak birileri yok. Anlatacak birine ulaşamıyor, çünkü yıllardır yaşadığı tecrübeler onun insanlardan üsrkmesine sebep olmuş. Konuşmayı sevmiyor, ağzı anca kerpetenle açılacak türden biri. Fin (Peter Dinklage), araba kullanmayı da sevmiyor, tek tutkusu tren. Daha doğrusu tren yayları. Gideceği her yere tabanvay ile gidiyor, yani yürüyerek. Kader bu ya, kahramanımızın kapalı kutusunu açmak ister. Yolun ortasında giderken arabayı Olivia (Patricia Clarkson) kontrolü kaybedip üzerine sürüyor. Bunun bir kere daha tekrar etmesiyle bir şekilde ucundan muhabbet başlıyor, bir de aralarına bomboş bir mekanda Hot Dog satmaya çalışan Joe (Bobby Cannavale) katılıyor. Tanrı belki de bu insanları özellikle gönderiyor, çünkü Fin yaşadıklarından dolayı tanrıyla bile bağlantısını kesmiş.


Film ucundan bucağından bir cücenin psikolojisine giriyormuş gibi gösterse de, asıl amacı zor durumda kaldığımızda ve derdimiz olduğundan bunları paylaşacak bir arkadaşımızın olmasının çok önemli olduğunu anlatmak. Türlü türlü yalnızlıkları olan 3 doğru insanın birbirlerini bulduğunda yalnızlıklarını mükemmel bir şekilde yamaması. Ve gerçekten seni fiziksel özelliklerinden dolayı yargılamayan insanları bulduğunda kendini o insanlara rahatlıkla emanet edeceğini bilmenin verdiği rahatlık.

Hikaye neredeyse sadece bu 3 kişinin arasında geçiyor, tabi Fin'i temeline alarak. Thomas McCarthy'nin mükemmel yönetimiyle film izlerken, ruhunuzun huzurla banyo yapmasını sağlıyor. Üzerlerinde sürekli yürüdükleri tren yollarını gördükten sonra benim de gecenin bir vakti yürüyesim geldi, evin yanında da aynı şekilde boş bir trenyolu vardı, metro yapımı sebebiyle. Gecenin sessizliğinde iki elim cebimde yürüdüm öylece ve sevgili yönetmene bir daha teşekkür ettim bana böyle mükemmel bir yapım sunduğu için. Tabi süper oyunculukları için diğer 3 kafadara da müteşekkir oldum bu durumda.

Kadim dostum sevgili Harun Aydın'a da (Soyismini doğru hatırladım inşallah) bana bu filmi zamanında önerdiği için çok teşekkür ediyorum.
Devamını oku >>

It's A Wonderful Life (1946)

Çocukluğumuzda ne kadar saftık,temizdik değil mi?Çok üstünde durmasak da hayallerimiz de saflığımızla doğru orantılı olurdu.Belki ailelerden verilen gazla,belki de börkenekten gelen bir istekle hep büyük bir adam olma ihtirası taşırdı pek çoğumuz."Evladım sen büyüyünce ne olacan?" top listi vardır çok meşhur,bilirsiniz.

-Evladım sen olacan?
-Astronot olacam,Mars'a ilk çıkan ben olacam,taş örnekleri toplayacam,orda uzaylının biriyle evlenecem.
-Süper kahraman olacam.İyilerin dostu,kötülerin düşmanı olacam.Superman gibi olacam aynı.
-Ben dünyanın başkanı olacam.Dünyayı yönetecem.Her yer barış ve mutluluk içinde olacak.

Ve bunun gibi bir sürü çocukça hayal.Neden sonra büyümemizle orantılı,hayallerimizin küçüldüğünü görürüz.Kendi yolumuzu çizmeye çalışırken bir bakmışız ki,biz de basit bir duvarı oluşturan sıradan bir tuğla olmuşuz.Durumu her ne kadar içimize sindiremesek de belli sebeplerden ötürü hayaller yok olup gider.Gençlikte hayallerin verdiği ateşten yerinde duramayan bünye,hayallerini bir bir kaybettikçe sokaktaki o gördüğümüz,her şeye bağıran,kızan,lanet okuyan adam haline dönüşür.

Bu düşünce üzerine pek de az film seyretmedim.Hepsi insanların ayrı noktalarından,ayrı zaafiyetlerinden dem vuruyordu.Herkesi ayrı bir filmin,farklı bir teması vurabilir.Beni de bu film çarptı.Film,buz kaykayı yaparken buzun içine düşüp sağ kulağında işitmesini kaybeden George Bailey'nin (James Stewart) çocukluğu ile başlıyor.Hayatında bazı noktalara tanık oluyoruz.Gençliğini görüyoruz sonra.Deli dolu,içinde hayat pırıltıları fokur fokur.Hayallerini kurmuş,dünyanın her yerini gezecek.Babası ise inşaat ve kredi birliğini kurmuş,insanların bir şekilde ev sahibi olmasını sağlıyor.Ömrü boyunca belki bir kere bile kendisini düşünmemiş bir adam.Sadece insanların ucuza para bulabileceği bir yer oluşturmak tek amacı.George'a devretmek istiyor burayı öldükten sonra.Ama George'un girmeye niyeti yok tabi.Küçüklüğünden beri hayalini kurduğu şeyleri yapmak var aklında.Dev yapılar,binalar inşa etmek,milyon dolarlar kazanmak.

Gitmeden önce o gece baloda Mary (Donna Reed) ile tanışıyor ve ona aşık oluyor.Adeta dişi kuşu baştan çıkarmaya çalışan bir erkek gibi kur yapıyor George.Gece güzel giderken babasının kalp krizi geçirdiğini duyuyor ve hastaneye gidiyor.Ama babası ölüyor.

Tabi herşey olacağına varır.İnşaat ve Kredi Birliğini istemeyerek de olsa yönetmek zorunda kalıyor.Bütün kaleleri tek tek indiren ve kendi kapitalist yönetimini uygulayan Henry Potter'ın (Lionel Barrymore) indiremediği tek kale burası.George hayallerini bu şekilde erteledikçe erteliyor.Kardeşi üniversiteden geliyor,ona devretmek istiyor,yine sorunlar çıkıyor.

Sürekli yeni sorunlar çıktıkça,George uzaklaşmak istediği bu şehirden kopamıyor ve herkes gibi hayalleri körelmiş bir şekilde yaşıyor,umutsuzca.O çocukça yaptığı hareketlerden de eser kalmıyor.Mary de bu durumu farkedip çok üzülüyor ama herşeye rağmen onunla evleniyor.Babası gibi kendini umursamayan bu adam herkese yardım ediyor,ev sağlıyor.Bir gün kötü iş adamı Henry Potter,muhasebecinin düşürdüğü parayı cebine atıyor,çalıyor yani.Para da oldukça yüklü.Bulamadıkları takdirde,kendisi hapise girecek ve yıllardır didindiği birlik de kapanacak.Haliyle dayanamıyor ve intihar etmek için köprüye gidiyor.

Filmin en güzel noktasını da bu son 20 dakika oluşturuyor.Filmin en önemli özelliği,geleneksel tanrı görüntüsünden daha farklı bir tanrı yapısı kullanması.Gözümüze gökteki bir varlık olarak tezahür ediyor.Yere gönderdiği kanatsız meleği de insan şeklinde görüyoruz.Son 20 dakika,bir insanın ne kadar çok insanın hayatını iyi anlamda değiştirdiğinin göstergesi adeta.Arkamızda bıraktığımız "Mükemmel yaşam"ın göstergesi.

Film bittiğinde içimde çok farklı duygular beliriyor.Bu hissiyatlar günlerdir sürüyor ve bu yüzden film üstüne ne diyeceğimi de bilemedim.Anlatmakla tam olarak anlayabileceğiniz türden bir film değil.Gerçekten hissedilmesi lazım.Yönetmen Frank Capra'nın kullandığı yakın planlar George Bailey'nin gün geçtikçe ne kadar acısının arttığını,ama acısını içinde parçaladığını muntazam bir şekilde hissettiriyor bize.Hikayeyi mükemmel bir şekilde anlatıyor.Hepimizin yaşayabileceği türden bir hikayeyi çok derinlemesine işliyor.Oyuncular üzerine düşeni fazlasıyla çıkarıyor ve haliyle ortaya defalarca sıkılmadan,her izlediğinizde yeni şeyler keşfedebileceğiniz bir şaheser çıkıyor.Bu yüzdendir ki filmi anlatırken insan ne diyeceğini pek bilemiyor.



Devamını oku >>

Bilseniz Daha İyi Olur Sanki

*Aktris (ne olur bir daha kimse,hiçbir yerde "aktrist" yazmasın!) Jeanne Eagels 1929 yılında "Mektup" adlı filmiyle En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ına aday gösterildiğine hiç sevinmedi.Çünkü kendisi listeler açıklanmadan önce,3 Ekim 1929 tarihinde aşırı doz uyuşturucudan ölmek gibi bir salaklık yapmıştı.Kendisi ölümünden sonra Oscar'a aday gösterilen ilk ve tek oyuncu olarak kaldı;ama gönül,keşke uyuşturucuya hiç bulaşmasaydı da Oscar almasaydı diyor ister istemez.

*Söylentiye göre David Lynch arkadaşlarının ısrarı üzerine bir psikiyatristle görüşmeyi kabul eder.Lynch'in ilk sorusu şu olur : "Tedavi benim sanatımı etkiler mi?" Doktor da hiç düşünmeden yanıtlar : "Olumlu yönde,kesinlikle!" David Lynch'in bir daha o doktorla görüşmediğini ayrıca eklememe gerek var mı?

*1966 yılında Thomas Moore'un ünlü yapıtı Her Devrin Adamı filme çekilirken önemli bir kar sahnesi vardı,oysa İngiltere'de kar mevsimi filan değidli.Yapımcılar büyük paralar harcayarak tırlar dolusu "stroform" malzemesini çekim mekanına taşıdılar.Tüm hazırlıklar yapıldı ve çekim sabahı kalkınca bir de ne görsünler : Çekim bölgesinde mevsim dışı olmasına rağmen lapa lapa kar yağıyor!

*Yönetmen Nat Daverich'in 1922 tarihli Aşkın Gücü filmi sinemalarda oynamış olan ilk 3 boyutlu filmdir.

*Alfred Hitchcock baba,1956 tarihli Yanlış Adam filminin girişinde birkaç kelime konuşur.Bu sahne,her filminin bir yerinde mutlaka görünmeyi seven yönetmenin filmleri boyunca ağzını açtığı tek yerdir.

*Sinema tarihinde "M" (1931), "O" (2001), "P" (2005), "Q" (1982), "V" (1983) veya "X" (1963) gibi oldukça kısa adlar taşıyan yaklaşık bir düzine film vardır.

*1912 tarihli "Quo Vadis" filminin çekimlerinde kullanılan uyuşturulmuş aslanlardan biri yeterince uyuşturulmamış olmalıydı ki,birden figüran kalabalığının üzerine saldırdı ve talihsiz bir adamcağızı orada öldürüp yemeye başladı.Yetişen bakıcı elindeki tüfekle aslanı öldürene kadar aslan adamcağızın yarısını yemişti bile!

*"Uzay Yolu" filmlerinin hiçbir yerinde Kaptan Kirk "Işınla bizi Scotty!" demez.Dediği daima şudur: "Bizi yukarı ışınlayın Bay Scotty".

*1972 tarihli "trash" başyapıtı Pink Flamingos'un çekimleri sadece hafta sonlarında yapılabildiği için biraz uzun sürmüştü.Film sadece hafta sonları çekilebiliyordu,çünkü yönetmen John Waters bütün hafta kırk türlü işte çalışarak o haftasonu yapılacak çekimler için para biriktiriyordu.Waters,sonraları,filmi bitirebilmek için o dönemde taksicilik,jigololuk,gece bekçiliği,bar fedailiği,hatta dilencilik yaptığını gururla söylemiştir.

Kaynak : Sabri Kaliç'in kaleminde 2006 civarı Hayvan'da yayınlanmıştır.Birkaç sayıdaki bilgilerden sağlı sollu toplanarak güzel bir kolaj haline gelmiştir.Bilgilerin birçoğunun tarafımdan önemli olduğu düşünüldüğü için böyle bi alıntıya başvurulmuştur.Yazıların bazılarını okurken,özellikle John Waters'ı,sevgimden bi ara onun bıyık modelini kullandığımı hatırlayınca duygu yoğunluğuna düşülmüştür.Sonra bu bıyığımı görünce aklıma bana John Waters yerine Ayhan Işık diyenlere küfrettiğim gelmiştir.Eee,ne de olsa "Anan gibi saç uzatacağına,baban gibi gibi bıyık bırak"tır genel bi kanıya göre.Sadece sakal bırakınca da bazı hıyarların laf ettiği aklıma gelince,onların da dalağını yarasım gelmiştir.Ne kadar alaturka bir toplumuzdur,yemek yerken,ayran içerken bulaşan artıklarla bıyığı kabul eden insan güruhlarıdır herkes.Ama iş sadece sakal veyahut sadece bıyık olduğunda oğlan daşağa sarılmaktadır adeta.Biraz geliştirmeliyizdir şu kafaları.(Car car car anasını satayım cırcır olmuş bulgar g.tü gibi konuşup duruyo yanımdaki de.İşindeki gücündeki adamı meşgul ediyolar vuracam meşe odununu beynine)
Devamını oku >>

Sinemadan Çıkmış İnsan

Gerek oyunculardan,gerekse yönetmenlerden sinema üstüne pek çok söz,pek çok yorum duymuşsunuzdur.Bazıları öyle bir şekilde lanse eder ki "Evet lan!Benim sinemam bu!" dedirtir size.Bazıları sadece saçmalar,peşi sıra anlamsız cümleler dizgisi kurar.Bu bir film içindeki sinema yorumu da olabilir.Genelde saçmalayanlar doğal seleksiyon yolu ile elenir.Gişeden beş parasız ayrılır ve bir daha o doğru dürüst ne olduğunu anlamadığı "sinema"yı anlatma teşebbüsünde bulunamaz.Kolay bir iş değildir "sinema"yı tanımlamak.Bu yüzden kimse de kimseden sinemayı anlatmasını istemez.Bizim yönetmenlerden ve oyunculardan beklediğimiz şey sadece saniyede bize 25 kere yalan söylemeleridir.Sinemanın dışında başka bir dünyaya götürebilme gücü varsa kabul.Anlayacağınız,her yönetmenin kafasında bir sinema tanımı vardır,ama onu film çekme haricinde bir şekilde tanımlamaya çalışırsa bazen saçma olabilir.Mesela David Lynch.Bu dengesiz,arıza adama "Sinema nedir?" diye sorduğunuzda hiçbir zaman aynı yanıtı alamayacağınıza eminim.Çünkü gelgitlerle dolu bir adam.İlk sorduğunuzda "Beynimdeki karmaşık dünyaların anlamsız veya anlamlı dışavurumu" diyebilir.Sonra tekrar sorduğunuzda "Ne olduğunu ben de bilmiyorum,çekiyorum ve insanlar anlam veremedikleri şeyleri seviyor" diyebilir.Aslında her dediğinden de vardır biraz sinema içinde.

Bütün yönetmenler sinema kavramını eşeleyedursun,ben size Yusuf Atılgan'ın sinema üzerine döktürdüğü birkaç satırı yazacağım.Sinema dergisi "Sinemadan Çıkmış İnsan" bölümünde yaklaşık 1 yıl boyunca bu cümleleri yayınlamıştır.Her okuduğumda içimde daha büyük anlamlar uyandırdı bu cümleler.Özellikle sinemaya karşı olan aşkımı kat kat arttırdığına şüphe yok.Dünyanın en büyük yönetmenlerinden bile duyamadığım kalitede ve kusursuzlukta cümlelerdi bunlar.Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam isimli kitabından alıntılanmış bu mükemmel kısmı sizinle de paylaşmak istiyorum.

...İki saat sonra kalabalığın içinde,sinemadan bir dar sokağa çıkan sanki başka birisiydi.Düşünüyordu : Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği,kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. "Sinemadan çıkmış insan".Gördüğü film ona birşeyler yapmış.Salt çıkarını düşünen kişi değil.İnsanlarla barışık.Onun büyük işler yapacağı umulur.Ama beş-on dakikada ölüyor.Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu ; asık yüzleri,kayıtsızlıkları,sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar,eritiyorlar.Bunları kurtarmanın yolunu biliyorum.Kocaman sinemalar yapmalı...Bir gün,dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara.İyi bir film görsünler.Sokağa hep birden çıksınlar.
Yusuf ATILGAN
-Aylak Adam-


Yazı bittiğinde "Yes - Close to the Edge" çalıyordu.Bu arada baktım da,ilk defa bir renk kullandım yazımın içinde.Nerdeyse 150. yazı oldu,daha yeni renk kullanmışım.Vay anasını be,cidden şaşırdım.
Devamını oku >>

One Flew Over the Cuckoo's Nest

"One flew to east
One flew to west
and
One flew over the cuckoo's nest"


Hem filmin,hem de dünyadaki bütün insanların sabah uyanmasıyla çizeceği yolun bir şekilde belirleneceğinin de yegane göstergesi olan bir tekerlemedir bu.Çok kısadır,ama içindeki anlam çok derin.Başkalarının istediği gibi yaşayıp sağa sola,belli bir nizam içinde uçmak, veya sistemin içine sığamayıp bir şekilde contaları sıyırmak.Diğer tabiriyle ise Guguk Kuşları'nın mekanlarına rötarlı bir geçiş.Pek çoğumuzun pek çok şeyi istemeden yaptığını,ya ekmek parası ya da sevdiği birkaç insan için yaptığını biliyoruz.Hayat ağırdan veya hızlıdan ömrümüzden alıp giderken,pek çok hayal de sürüklenip gidilen,başkaları için yaşanan hayatın içinde sönüp gidiyor.

Ken Kesey'nin 1962'de yazdığı roman ve 1975'te Milos Forman tarafından mükemmel bir şekilde uyarlanan bu film her saniyesinde,hatta her nano salisesinde bize bunları düşündürtüyor.Düşündükçe yer yer üzülüyor,yer yer kafayı sıyırmışçasına gülebiliyoruz.Akıl hastanesindeki insanların metaforlarla dolu dramlarına eğiliyoruz 2 saat boyunca.

R.P. McMurphy (Jack Nicholson) Bulunduğu hapishane ortamından kurtulmak için delice davranan,deli taklidi yapan bir insandır.Yaptığı pek çok taşkınlıktan dolayı da akıl hastanesine gönderilir.Öyle insanlar görür ki : Kimisi tam anlamıyla dış dünyayla bağlarını koparmıştır,kimisi ise akıllıdır,ama akıllı olduğunun farkında değildir.Bazıları da dış dünyada korktuğu,kaçmak istediği için buradadır.1001 çeşit sebep var anlayacağınız.Ama McMurphy de tam anlamıyla bir asidir ve buradaki insanları Hemşire Ratched (Louise Fetcher) 'ın otoritesinden kurtarmaya çalışır.Bu kısımda da aslında çok büyük bir metafor devreye girmektedir.Devletlerin otoritesini kaybetmemesi için insanları susturmaya çalışması.En basitinden 1 Mayıs'ta kafalara durduk yerde inen coplar gibi düşünebiliriz.Akıl hastanemizde ise coplarımız,beyine verilen,insanın aklını her seferinde daha fazla yok eden elektroşoklardır.McMurphy kendini deli sananlara akıllı olduğunu farkettirmek için kendini feda eder adeta.Delileri hastaneden otobüsle kaçırıp balık tutmaya götürmekten tutun da,hastaneye kadınlar getirmeye kadar.İnsanların gözlerini bir nebze açar.Bazıları niye buraya düştüğünü sorgulamaya başlar.Ve kalesinin düşmesinden korkan hemşire,adeta insanları susturmaya çalışan baskıcı bir başbakan gibi her defasında şoku verir McMurphy'ye.

Filmin en büyük kopma noktası bana göre,McMurphy'nin ileride camı kırmak için kullanacağı büyük su kutusunu çıkarmaya çalışmasıdır.Çıkaramadığında şöyle der : "Olsun,en azından ben denedim. " O kutu filmin finalinde de çok büyük yer teşkil etmektedir.Hatta,filmin finalinin sinema tarihindeki en güzel finallerden biri olduğunu söylesem abartmış olmam.İnsanın içinde isyan doğuran,tüylerini diken diken eden türden bir final.

Milos Forman,sinemasının alametifarikalarını bu filmde de göstermiştir her zamanki gibi.Jack Nicholson gibi bir manyağı,oynadığı rolü yaşayan bir sinema aşığını oynatarak çok doğru bir seçim yaptığını göstermiştir.Bu rolü başkasının oynadığını düşünemiyorum,bu kadar güzel olacağını da sanmıyorum.Bunun yanında Christopher Lloyd ve Danny DeVito gibi tanıdığımız oyuncular da deli rolleriyle kafamızda çok çeşitli düşünceleri yaratmıştır.

İnsana izlediğinde yeni düşünceler katan,artık o insanı eski o yapmayan filmlerden biridir Guguk Kuşu da.Eğer hala izlemediyseniz mutlak bir yerden bulup izlemenizi öneririm.Bu en iyi sistem eleştirilerinden biri olan filmi kaçırmak isteyeceğinizi sanmıyorum.



Devamını oku >>

Some Like it Hot (1959)

Pek çok meşhur filmin adı,izlemesek de geyiklerimizin içinde döner."Ve Tanrı Kadını Yarattı" bunların en meşhur örneklerinden olsa gerek.İzleyen kişi pek olmasa da genelde herkes o filmde Brigitte Bardot'un arz-ı endam ettiğini bilir.Keza Some Like it Hot'ı da bu örneklerin içine sokabilirim diye düşünüyorum.Benim günlük hayatta karşılaştığım kadarıyla yer yer döner "Bazıları Sıcak Sever" geyiği.

Çoğu insanın neyi sıcak sevdiğini bilemem ama mevzubahis filmimizde Tony Curtis'in neyi sıcak sevdiğini biliyoruz.Geçenlerde bu filmi yatakta izlemeye çalışmıştım.Olacak iş değil.Yatakta izleyeceğime hiç izlemem daha iyi.Sıcacık battaniyenin içinde mayışa mayışa en fazla 30 dakika gidiyor.Ben de kendime küfrettim.Akabinde bi gece vakti kardeşimle oturarak izledim.

Film başladığında ilk olarak mafyanın eğlenceli,gizli kapaklı işlerinden birine tanık oluyoruz.Tabut içinde taşınan içkiler,cenaze evi görünümlü mekanda gizli eğlence yerine götürülüyor.Eski zamanların mafyası da ayrı bi jantiymiş.Hele polis kovalamacasında sürdükleri araba apayrı bi güzellik.O incecik tekerlerle o hızda virajları nasıl dönüyor diye pek şaşırmıyorsunuz.Çünkü görüntünün birkaç kat hızlandırıldığını farketmek pek zor değil.Cenaze evi görünümlü barda,kahve bardağı içinde içilen,kadınların eğlenceli bir şekilde dans ettiği ortamda kameralarımız iki kafadar çalgıcıya yöneliyor.Bu girişten başrolün onlara bahşedildiğini farkediyoruz.Hoş,Tony Curtis'le Jack Lemmon figüran olacak da ben mi oynayacağım?

Polis baskınından kaçan elemanlarımız bu sefer de mafyanın seri cinayetine tanık olunca,tarlayı tapanı toplayıp delik deşik edilmeden kaçmaları elzem oluyor.Şanslarına kadın orkestrasında bir kontrbas ve saksafon boşluğu buluyorlar ve kadın kılığına girip orkestraya katılıyorlar.İçinde Mariyln Monroe'nun da bulunduğu trenle ver elini Florida.Kadın kılığında bir erkek olarak bir trenin içinin her yerinde cıvır dolu olduğunu düşünün.Olur olmaz gece içki partilerinde küçücük yatağınıza doluşan,her yerinize değen kadınlar.Niyeti bozmamanız lazım.Çok zor bir deneyim olsa gerek.Bunun ardından Joe (Yoksa Josephine mi desem?) ve Jerry'nin bir yandan Sugar (Marilyn Monroe) ve k.çlarını mafyadan kurtarmak için kapışmalarına tanık oluyoruz.

Marilyn Monroe'ya dikkat ettim de bayağı etli butlu bir ablamız gibi geldi bana.Yani bıngıl bıngıl sallanıyor etler resmen.Neredeyse her sahnede eğilmesiyle birlikte göğüslerini görmemiz kilo problemini kapatıyor sanırım.Onu efsane yapan şey aptal sarışınlığı olsa gerek.Zira kendisinin güzel bir vücut sahibi olduğunu söyleyemeceğim.Lakin sesi de fena değil gibi.Kiss Me Tiger'ı söyleyiş şekli insanı biraz garip ediyor.

Tony Curtis ve Jack Lemmon gerçekten birbiriyle uyumlu iki başrol oyuncusu olarak mükemmel iş çıkarıyorlar ve duruma göre birbirlerini çok iyi frenleyip dengeliyorlar.Marilyn Monroe da sanırım kendi gibi oynadığı için güzel iş çıkarıyor.Gerçi ne yalan söyliyim,bazı hareketleri aşırı derecede yapay geldi.Filmin pek çok sahnesi insanı gülmekten çatlatır cinsten.Özellikle kadın kılıklı erkeğimiz Daphne'nin yatağına dolan 20 tane kadın yüzünden yaşadığı zor anlar ve Sugar'ın Joe'nun iktidarsızlık sorununu çözmek için defalarca dudağına yapışması.

Eski Yeşilçam zamanlarını zaten biliyorsunuz.Dünya'da tutan her filmin bir Türk uyarlaması yapılırdı illa ki.Some Like it Hot da bu furyadan nasibini almış.Fıstık Gibi Maaşallah'ta Sadri Alışık'ın "Ben Erkekim,Ben Erkekim" dediğini hatırlıyorsunuzdur.Eskiden niye sürekli böyle uyduruk kaydırık filmler çekerlerdi anlamış değilim.İlla bişey uyarlayacaksanız en kötüsü Goethe'nin Faust'unu serbest bi şekilde uyarlayın.Gerçi onun da b.ku çıktı ama,o zamanlarda biraz daha az uyarlanmıştı yine de.Yeşilçam bitti de ne oldu?Yeşilb.k oldu sinemamız adeta.Şimdi de Amerikan Pastası tadında gençlik filmlerinin ucuz kopyaları türemeye başladı.Hep ticari zihniyetin hükmünden kaynaklanan b.ktanlıklar bunlar.

Ne anlatıyordum nereye saptım?Ama kızmakta da haksız değilim.Ne varsa eski filmlerde var.Herkesin günümüze oranla daha az parayla daha samimi işler çıkardığı zamanların ürünlerinden birisi Some Like it Hot da.Bu yüzden güzel bir komedi izleyip eğlenceli 1-2 saat geçirmek isterseniz pişman olmazsınız.

Yazı bittiğinde "Saltatio Mortis - Nichts Bleibt Mehr" çalıyordu.
Devamını oku >>

Werner Herzog ve Klaus Kinski