Spiga
Kişisel etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
Kişisel etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

Anekdot Silsilasyonu : Part VI

*Sırtımda "Şans kılı" olarak hitap ettiğim upuzun beyaz tek bir kıl var. O kılı kim görse ya da kime göstersem hep koparmak istiyorlar. B.k var sanki. Hatta bundan 1 sene önce biri teşebbüs etmekle kalmayıp koparmış, ardından da "Bana koparayım diye gösterdin sanmıştım" demişti.

*Bi de kıl diyince, benim miskinliğimin sebebi bu upuzun kılın bütün enerjimi çekmesi olabilir mi?

*Erkeklere memati beddua: Tuvalette bir daha dergi okuyamazsın inşallah.

*Digiturk ve uyduya görüntü, normal antenlere göre 2 saniye geç geliyor. Euro 2008'de Türkiye daha ataktayken normal antenli hayvanın biri "Gooooooool" diye bağırıyor. Valla alacağım zevk yarıya indi bu yüzden.

*Aklıma şu işlek yerlerdeki mağazaların çaldığı tekno müzikler geldi bi an. Hiç hoşnut olmadığım, hatta nefret ettiğim bi tür olmasına karşın müziğin alanına girdiğim an yürüyüş ritmim müziğinkiyle senkronize oluyor. Ne kadar nefret etsem de yürüyüşümü normal haline döndüremiyorum. Bi de adam kendini defilede yürüyen manken gibi hissediyor öyle .pne gibi yürüyünce.

*Babaannem neredeyse her sene görür beni. Ama çevresine karşı o kadar duyarsız ki her gördüğünde "İlkokulu bitirdin mi, sınıfı geçtin mi?" diye soruyor. Vallahi pes.

*Çöp atmaya giderken , atacağım kutudan çöpçü çöp topluyorsa çok mahçup oluyorum. Kutunun içine fırlatıp atsam saygısızlık gibi olacak. Adamın eline çöp poşedini verip "Al abi lazım olanı seç, kalanı atarsın" desem apayrı garip bi durum.

*Nolur artık büyük mobilya, halı firmaları, bilimum dijital pezevenklik siteleri ve daha sayamadığım bi yığın sektör, Elisha Cuthbert'in o çok meşhur krem rengi elbiseli yerde yatan şirin resmini kullanmasın. Düşünüyorum da, Elisha sırf o resminin peşini takip edip telif almaya kalksa, para kazanmak için bi daha ölene kadar k.çını yerinden oynatmaya gerek kalmaz.

*Geçenlerde cepte beş para yokken tabanvayla sanayinin içinden geçiyordum. Gözüm bi araba paspasına takıldı. Paketinde çok büyük bir Formula Ferrari'si resmi vardı. "Ulan ne alaka?" dedim, sonra gözümde fantezisi canlandı: Raikkonen yarıştan önce Formula arabasının paspasını çıkarıyor, arabanın kenarına bir iki kere vuruyor tozları dökülsün diye.

*Aynı gün kardeşimin de cebinde son parası vardı, anca boyozla poğaçaya yetecek kadar. "2 peynirli poğaça, 2 boyoz" dedi kardeşim. Bi de bunun patateslileri var, onu da sevmeyiz. Kadın "Patatesli de çıkabilir, peynirli de" diyip bize verdi, sürpriz yumurta misali. Bir de salakça gülüyor utanmadan. Kadın hangisinin içinde ne olduğunu bilmiyor. Nitekim kardeşime patatesli çıktı. Oldu olacak heyecan yaratmak amacıyla ikisinin içine s.çın, birinin içine de Cumhuriyet altını koyun. Ne çıkarsa bahtına.

*Ama sonraki gün aynı yerden tekrar geçtik. Bu sefer amaç çıkan patateslinin intikamını almaktı. Biz orada laf sokmak için beklerken nimet ayağımıza geldi. Çok sinameki olduğu her halinde belli olan adam "İki tane peynirli poğaça" dedi. Akabinde kardeşim "Bunlar peynirliyle patatesliyi ayırt edemiyorlar, rastgele ne çıakrsa veriyorlar" deyince suratını ekşiterek poğaçayı almadan kaçtı. Siz bi de poğaçaları seçemeyen salağın yüzündeki o yenilginin verdiği çekememezliği taşıyan ifadeyi görmeliydiniz.

*Tom Petty - Mary Jane's Last Dance şarkısını dinledikten sonra, Red Hot Chili Peppers'ın Dani California'yı onlardan çaldığını keşfettim. Gözümdeki o özgün imajları acayip derecede sarsıldı.

*O değil de doğum günümü 10 yıl boyunca 7 Temmuz sandım. Gerçi ben yine ucuz kurtuldum, bizimkiler 20 yıldır 7 Temmuz sanıyor.

*Bundan bi sene önce bankaya, babamın kredi kartı faturasını ödemek için gitmiştim. Orada tam işlem yaptırırken, dışarıdan polis telsizinden bir ses "35 bilmemne zart zurt" plakalı aracın çekilmesini istedi. Sahibi de heyecanlı bi adamdı anladığım kadarıyla. 3 saniyeye kadar çekmemesi durumunda polislerin havaya uçuracağını sandı sanırım. Koştura koştura tam kapıdan çıktığını sanarken, yaklaşık 10 km/sn.'lik hızla bankanın tertemiz olan, orda durduğu hiç belli olmayan camına çarptı. Yok lan ne çarpması, yapıştı resmen. Burnu kırıldı tabi haliyle. Camın üzerinde biraz kan ve vücudunun muhtelif yerlerinden izler kaldı. Looney Tunes çizgi filmlerindeki cama yapışma durumlarının aynısı oldu. Adam için acıklı olabilir lakin salaklığına gülmemek elde değil. Eminim o da o günü ara sıra düşünüp, kahkahalara boğuluyordur.

Yazı bittiğinde "Kraan - Kraan Arabia" çalıyordu.
Devamını oku >>

Bi Daha, Bi Daha, Bi Daha !

Futbola karşı 6. dereceden daha az bi yakınlığım yoktur. Bu derece tanımlaması da biraz garip oluyor. En iyisi biraz daha açayım, az derken, anlamadığım anlamda az. Yani burada mantık kayıtsızlığı yaşadım bi an. Normal bi anlatım içinde 6. dereceden fazla demem gerekirdi. Sonuçta bu tür şeylerde derece arttığı zaman, ona karşı duyduğun ilgin ve alakan tam bir ters orantıyı seyrediyor. Dediğim gibi, anca merhaba merhaba. Galatasaray'ı ürekten tutan bi insan olsam da, maçları o haber bültenlerinin sağ üst köşesindeki skor bandından takip ederim. Tabi evde Lig TV olsa bu yakınlığımın artacağına karşı şüphem yok. (Burada da aslında futbola yakınlaşacağımı kastetmiştim.) Neyse, bizim çok şerefsiz bi komşu var, onun ADSL şifresiyle Sopcast'ten Lig TV'ye bağlanıp, Laptop'ı da 82 ekrana bağlayarak izliyoruz maçları. İllegalitenin bu kadarı. İçim sızlamaz vallaha. Böyle davarlara müstehak. Bana "Rabbena, hep bana" lololosunu çekmeden önce düşünecekti.

Tabi Dünya çapında takımları toplayan turnuvalar, herkeste bıraktığı gibi bende de apayrı bi tat bırakır. Aslında şanslıyımdır ki, bende futboldan anlayanlara göre daha fazla tat bırakır. Zira, herkes Rıdvan Dilmen gibi "Oyunu okuyan adam" havalarına girerken, ben çoğu takımda 1 tane futbolcuyu bile tanımadığımdan o maçların ne sürprizlere gebe olduğunu bilemem. Aslında çoğu "Ben demiştim yaaa, böyle olacaktı" tipleri de bilmemektedir. Lakin taraftarlığa b.k sürdürmeme taraftarıdır. Şimdi kupa diyince aklıma Türkiye- Senegal maçı geldi. Dünya Kupası günlerinden güzel ve eğlenceli maçtı. Kupayı, ömrü boyunca bünyesinde ve programlarında hiç bir argo, küfür, laf çarpma, dil atma bulundurmayan TRT (a.k.a. Tırt) yayınlıyordu. TRT bu tabi, sadece küfür konusunda da cimri değil. Yıllardır süren "Bir Kelime Bir İşlem" programında toplamda taş çatlasa 5 milyar dağıtmıştır. Yıllardır sürüyor ve hediye verilen ikramiye hiç değişmedi. Programda 200 YTL alan rekor kırmış gibi seviniyor. Gerçi rekor harbiden de öyle. Adamlar 6-7 rakamla kuantum fiziğinin sırlarını çözecek kadar matematik işlemleri yapıyorlar, ama aldıkları para 2 kutu açıp 200.000 YTL alanın binde biri. Senegal maçı diyorduk, orada bi ilke imza atmıştı TRT. Daha doğrusu kameralara denk gelen bi çocuk. Nasıl olduysa kamera ona geldiğinde ani bi çeviklikle okkalı bi nah hareketi yapmıştı. Hem de kollu, hardcore versiyonunu. Ama müteşekkir olmak lazım. O kola seyircinin tepki vermediğini gören TRT, yayın anlayışında kendini biraz daha salaşlaştırmıştı, ölü toprağını atmıştı. İkramiyeleri de ufaktan arttırmıştı. Bu kadarı da yetmez. TRT'yi kendine getirmek için en azından her maçta seyircilerimizin iki elini havada birleştirip sağa sola sallandığı "Boylu boyunca gireyim sana" hareketini yapmak lazım.

Euro 2008'in de neredeyse bütün maçlarını, futboldan bihaber bi insan olarak, zevk alarak izledim. Son derece sürprizlerle dolu bi kupa (Mesela buradaki derece artınca, daha da sürprizle dolu oluyor) Sonuna kadar ağzım açık izlediğim maçlar oldu. Herşey belirsiz. Futbol gurusu adam modunda ahkam kesen neredeyse herkes g.t oldu. Rıdvan, oyunu okuyamadı. Gerçi hiç okuyamazdı o, yayın ona 5 saniye önceden geldiğinden, gol olduğunu gördüğünde "Gol olur" derdi. Futboldan çaksa Fenerbahçe'de doğru dürüst teknik direktörlük yapardı. Herşey belirsiz kupada. Ama hala sonu bilinen bir film gibi. İspanya kupayı kaldıracağı sırada dedim ki, "Aha We are the Champions" çalacak. Müneccim b.ku yememiş bi insan olarak bu kehanetimin hiç de şaşırılacak bi yanı olmadığını zaten biliyorsunuz. Koskoca, milyon dolarların döndüğü, ne zaman neyin belli olacağını bilmediğimiz bir organizasyon. Maçı kazandığın an değil, kupayı kaldırdığın an finaldir zaten. Ve kupayı kaldıran takımın orgazm olacağı o anda yıllardır bozuk plak gibi dönen bi şarkıyı çalıyorsunuz. (-Lan Casillas, nedendir bilmiyorum ama sanki bu anı daha önceden yaşamışız gibi geliyor. -Dejavudur dejavu.) Bana bunun benzeri bilinmedik şarkılar yok demeyin, vallahi kafanızı yararım elimdeki altıpakların kabzasıyla. Milyon milyon eurolar sebil gibi akarken, yaptığınız işi tam yapın bari. İlla içinde "Biiiiz şampiyonuuuuz" geçmesine de gerek yok. Mutlu bi şarkı olsun yeter, insanı o an moda sokacak. Zaten Queen'in şarkısı matah bişey değil. Sadece organizatörlerin işgüzarlığının bi sonucu.

Bu beleşçilik sadece sporda da yok tabi. Onlara nazaran çok daha az paralarla dönen haber bültenleri de aynı pokun soyu. ATV bundan pek de uzak olmayan bi zamanda, haber bültenlerinin içine belli manyaklıkta şarkılar döşedi. Gerilim ya da hüzün dolu haberlerde "Requiem for Dream", mutluluk dolu haberlerde "Amelie Theme", absürd haberlerde ise Ocean's Twelve'di sanırım, evet onun müziğini kullandı. Seyircilerimiz sanki gerizekalı ya, onlara haberi izlerken hangi tepkiyi vereceğine dair rehberlik ediyor müzikler. (-Şimdi burda adam, işletme sahibi namaz kılarken dükkanını rahatça soyup soğana çeviriyor. İşletme sahibi için kötü bi durum, izlese Requiem for a Dream çalardık lakin biz bu adamın salaklığına gülüyoruz. Ondan biz buna absürd diyelim. Verin yavrum ordan Ocean's Twelve'i de ortam şenlensin.) Bu denli gerizekalı bir habercilik anlayışının üzerine bu 3 şarkıyı neredeyse her açtığımız kanalın haber bülteninde dinler olduk. Ne mutlu ki, o maçtaki çocuk kol hareketini fazla abartmamış. Yoksa TRT bile bu müzikleri çalıyor olabilirdi.

Anlamıyorum sevgili okurlar, gerçekten anlamıyorum. Sürekli aynı müzikleri duymaya sadece sinemada mı tahammül edemiyoruz? Durun ona niye tahammül edemediğimizi söyleyeyim. Yanımıza bi hatun alıp girdiğimiz filmde, toplamda en azından cebimizdeki son 25 lirayı domaldıktan sonra farklı bişeyler görmek istiyoruz değil mi? Ömrü boyunca dinlediği müziğe bile kulak kabartmamış adamlar, Atilla Dorsay edasında, izlediği filmin müziği üzerine laf edip, b.k atmaya kalkınca sinirlerim oynuyor. Parasının karşılığını alamadığı için intikam alır gibi. Olsun ama, en azından adamlar senin için, dinle diye yeni bi şarkı üretmişler ya da güzel bir seçki, kolaj oluşturmuşlar. Her filmin finalinde "We are the Champions" çalsa daha mı iyi olurdu? Gerçi buna da alışırdık. İnsan olarak nelere alışmadık ki? Bozulan ekmeklere bile alıştık. Tabi ekmek bize adaptasyon sağlamadı. Biz de ekmekler gibi kanı bozuk insanlar olduk çıktık. O değil de ben müzik albümü tanıtacaktım bugünkü konuda, yalan oldu. Neyse bi sonraki başlığa.

Yazı bittiğinde "Nightingale - Trial and Error" çalıyordu. Evet, bi dahaki başlığa yine zihnimin treni raydan çıkıp gitmezse, bu elemanların mükemmel albümünü inceleyeceğim. Makası çevirmeye kalkmayın, beni uçuruma atmayın. Yakında albümün linkini koltuk altıma alıp, geliyorum.
Devamını oku >>

"Feed Your Head"

Son 1 aydır neredeyse 10 saat boyunca yaklaşık 35 - 40 derece sıcaklıkları arasında seyreden bi odada bulunuyorum. Durması aşırı derece zor tabi, durulacak gibi değil. Bilgisayar aşkı falan da sökmez buradaki sıcaklığa. Başşaklarından vücüdünün en ücra köşesine kadar terlemedik noktan kalmıyor. Sauna babında 15 dakika durup çıksam ben de severdim elbet, ya da içerisi çok sıcak diye üzerinde ne varsa çıkaran o klasik ama vazgeçilemez sauna hatunları olsaydı yanımda. Ama böyle bi yerde 10 saat boyunca bilgisayar başında durmak insanı tam anlamıyla hoşaf kıvamına getiriyor. Bir Formula pilotunun bir yarış boyunca verdiği kadar sıvı veriyorum. (Yaklaşık 1 Litre).

Kavurucu sıcaklık insanın g.tünü oturduğu koltuğa kaynatıyor adeta. Yerimden kımıldayamıyorum. Oturdukça daha fazla yoruluyorum. Bi tane vantilatör var, sözüm ona serinletsin diye koyulmuş. Korkmayın, "Kendini bile soğutmuyor" bayat esprisini benden asla duymayacaksınız. Bu vantilatör ayrı bi cins, ayrı bi devrim. Odadaki sıcaklığı iyice yüzüne yüzüne savuran türden bir hava akımı yaratıyor. Psikolojik bi ferahlık bile vermiyor. Haliyle göbekten aşağı doğru çığ gibi yuvarlanan ter, ufak bir parmak darbesiyle sıyrılıp, yanında oturan gardaşın üstüne fırlatılıyor. Sıcağın eğlencesi de bu, ne kadar eğlence denilirse. Ter fırlatma oyunu.

Ç.k kadar şeklinde tabir ettiğimiz (aka title Çükan çükamanje) bu konserve kutusu şeklindeki odada tam tamına 3 adet bilgisayar açık duruyor ve odanın doğal halindeki demiri eritici sıcaklık yetmezmiş gibi, Naziler tarafından fırına sürülen Yahudiler kıvamına geliyoruz.

Beynim üzerine koskoca bir elektromanyetik mıknatıs tutulan harddisk şekline dönüşüyor her saat başı. Bu sıcaklıkta durduğum sürece beynim kendine fiziksel format atıyor, veriler bi daha geri dönmeyecek şekilde. Gözümün önünde bi format ekranı canlanıyor. Masmavi, üstündeki format ilerleme çubuğu sarı renkte. Yüzde 25'i silindi diyor, aha 26 oldu. Sabahlar olmuyor, geceler doğmuyor. İyice hödükleştim. 1 aydır soğutucu alacaz, ama üşengeçlikten onu bile yapamadık. Gavurun encüğü gibi yandıkça yanıyoruz.

Artık blog yazmaktan da geçtim, yemek, su, internet dahil herşey bi tatsız gelmeye başladı. Bundan bi ay önce her gün blog yazarken şimdi elimi klavyeye dokunduramıyorum. Aklıma bi yığın yazı geliyor, lakin bu sıcakta oturdukça yorulma durumu hiçbir şey yapmama izin vermiyor. Eve arabayla gitmeme rağmen sürüklene sürüklene gidiyorum sanki. Dünyanın yükünü Atlas değil de ben taşıyormuşumcasına. O kadar ağır işte çalışan adam yorulmuyor ama bulunduğum yerdeki sıcaklıkta 10 saat g.t büyütmek hepsinden daha yorucu oluyor. Vücudumdaki su seviyesinin iyice azalmasından olsa gerek, çişimin rengi bi acayip koyulaştı. Su içemiyorum ki mübarek. 2 bardak içip yanıma koyuyorum, 5 dakika sonra baktığımda abdest suyundan beter olduğunu farkediyorum.

Artık deli-kanlılıktan, sıcak-kanlılık dönemine geçtim. Aklıma şu "Guguk Kuşu"nda sürekli "Yorgunum,yorgunum" diyen deli herif geliyor, gülüyorum. Benim de beynimin formatı nihayetine erdiğinde dönüşeceğim yaşam formu bu sanırım. Sebepler farklı olsa da, herkesin ulaştığı ve üzerinde yürüdüğü nokta ortak. Bu yüzden de her gün birbirimize tahammül etmek için bahaneler uyduruyoruz. Çünkü sosyal ve sıcak-kanlı varlıklarız değil mi?
Devamını oku >>

Yoğun İstek Üzerine Yazımın Klonunu Tekrar Yayınlıyorum

Hep içimde bi özlem var, sanki 50 yıl yaşamış da, görmüş geçirmiş bi adammışım gibi. Ne günümüzün müziklerini, ne de filmlerini beğenirim. Ben bu şekilde yakınırken çoğunuz küfredip, kanal zaplama edasında siteyi değiştirirken, "Benim kafadan veya benim kafadan olmamasına rağmen dinozor hisseden kitle" adını verdiğim azınlık güruh da aynen bana destek veriyor. Her ne kadar bu işi kendimi tatmin amacıyla yürütüyor olsam da, bir süre sonra etrafımda beni okuyan insanlar olduğunu farketmek genel olarak daha fazla güç veriyor, zındık ezme adına. Bunun yanında da arkadaki destekle birlikte sağa sola, kötü olana, sadece bana kötü gözüküp çoğu insana iyi olana sataşması daha bir zevkli oluyor. Her şey birlikte daha güzel. Zındık ezmesi bile yanında sevdiğin bi insanla paylaşınca daha lezzetli oluyor, zındığı ezdikçe ezmek elzem bi hale geliyor.

Her ne kadar dinozorluk rütbesinde bir TV izleyicilik deneyimim olmasa da, bundan 10-12 yıl öncesinin TVsini gayet net hatırlıyorum. Zaten Türkiye'de kaç yıldır TV var ki? Elin gavuruna 50 yıl önce gelen malzeme, bize 100 yıl sonra geliyor. Her neyse, zaten burda Dallas-J.R. muhabbeti çekecek değilim. Bahsetmek istediğim olaylar diziler bittabi, ama şu "yoğun istek üzerine tekrar" dediğimiz lokasyonu sadece.


Pek televizyon izleme durumum yoktu, pazar sabahları yayınlanan çizgi filmler haricinde. Uykunun pek de önemli gelmediği zamanlar tabi. Gam, stres de yok. Uyku nasıl olsa uyunur, uzun sınav dönemlerine maruz kalmıyorsun ki. Hayatın daşhak kebabı, öyle bi dönem. Gerçi çizgi filmleri hala kaçırmam (Aslında hayatım da hala daşhak kebabı). CNBC-e pazar sabahları hala ağzıma layık çizgi filmler yayınlıyor. Sponge Bob'ın çocuklar için olduğunu söylüyorlar. Külliyen yalan efendim. Eşşek kadar adamlar, kendi zekalarındaki büyükler için yapmışlar. Dizide bazen öyle göndermeler geçiyor ki, 20 yaşında bi adam bile anlamasa şaşırmam. Çocuklar Bob'ı izlerken sadece süngerin komik hareketlerine gülüyorlar, başka da bi b.k anlıyorlarsa namerdim. Bana "Benim kuzen var, ööööf çok zeki, 2. sezonun 5. bölümünde Otomatik Portakal göndermesi olduğunu bile anladı." diye sallamaya kalkmayın. Öyleleri de var tabi, ama kaç kişinin anne babası çocuğunu Otomatik Portakal'la büyütür o ayrı.


Ufaktan geriye, Star'ın yıldızının mavi olduğu zamanlara gidersek, hepinizin aklına geldiği üzere Bir Demet Tiyatro vardı. O zamanlar diziler daha az çekildiği için çekilen şeyler genelde illa ki güzel oluyordu. Pek bi halt izlediğimi söyleyemem ama bu genel bi kanıdır. Aynı konuları ısıtıp ısıtıp 80 tane diziye paylaştırarak yine o dizi sayısıyla doğru orantılı salakları ekranın başına toplayabilirsiniz, nitekim öyle oluyor. Ama Yılmaz Erdoğan'ın bu işi bambaşkaydı. Bundan 1-2 sene önce sahalara geri dönmüştü, yine güzel bir dizi olma adına. Ama her kanalda 5 tane dizi takip eden salaklaştırılmış insanlarımız için artık çok geçti. Alternatif çok, seçme yetisi veya algı yok. Beslenme şeklimizle aynı eğilime sahip TV hayatımız da. Bi kere de şu batının iyi özelliklerini alsak şaşarım, cidden. Her ülkeden en az 1 tane kötü özellik alıyoruz. Bunların içinde Amerikalılardan aldığımız iğrenç beslenme ve TV alışkanlığı var. Onlarda da ne kadar büyük prodüksiyonlar veya isimler olursa olsun, yaptıkları filmler veya diziler tam s.çmık kıvamında oluyor.

Bir Demet Tiyatro zamanında belki hatırlarsınız, çok nadiren "Kanalımıza Gelen Yoğun İstek Üzerine Bir Daha Yayınlıyoruz" durumu olurdu. Tabi kimsenin gidip telefona abanıp, hatları kilitleyip yoğun talep yarattığı yok. Ama belli aksiliklerden ya da sonraki bölümlerin yetişmemesi yüzünden ara sıra böyle birşey yaparlardı. Tekrarını oynattıkları bölüm de harbiden nefis olurdu. Fıdıl Fıdıl izlerdik.


Şu son 5-6 yıl içinde yeni bi trend çıktı. Yeni bi Amerikan alışkanlığı kazanmıştık. Dizi tekrarı. İşte o an "Yoğun İstek" kavramı sonsuza dek silindi. Her bölüm neredeyse 50 kere tekrar yapar oldu. Sadece bi kanal da yapmıyordu ki aynı şeyi zaplayalım. Hepsi kendi arasında anlaşmış, işi "Ske ske izleyeceksiniz uleyyyn!" durumuna taşımışlar. Çocuklar Duymasın ne faciaydı öyle ya. Başlangıçta severek izlediğim dizinin yaklaşık 15 bölümünü neredeyse 2 yıl boyunca her akşam oynattı TGRT. E kumandanın da ilk 10unda bulunan bi kanal. İstediğin kadar zapla. O dizinin tekrarını günde 5 saniye bile görmek, toplamda bi hafta eder 2 yıl içinde. Bu işin en çok b.kunu TGRT çıkarmıştı gerçekten de. Fox oldu sonra bunlar, tamam dedim iflah olurlar artık, arkaları iyi, öyle bi dizinin seksen tekrarının reklam gelirine tamah etmezler. Dünya çapında Simpsons'ı yayınlayan kanal bu sonuçta. Bir de Futurama macerası var 5 sezonluk, ama o benim gibi dizinin manyakları için pek hayırlı bitmedi.


Güzel dizi yayınlarlar, bir de süreklilik kazandırırlar diye uman ben miyim? Yakın zamanda Bez Bebek isimli bir kitsch başyapıtını avucumuzun içine bırakan Fox, resmen avucumuzun içine bıraktı (s.çtı) Benim sadık yarim tabi ki CNBC-e'dir. İyi güzel de, bu kanal hala karşıma çıkıyor kumandada. Ve her denk geldiğimde inanamıyorum. Bir günde neredeyse 10 saat Bez Bebek yayınlıyorlar abartısız. Günümüzün çocukları tam akıllanıyorlar derken bu çıktı bi de. Aldığım duyumlara göre çok seviyorlarmış bu bebeği. Eyvallah, Evrim Akın'ı ben de severim, hem de çok iyi severim de, bu garabet dizi bu çocukları 10 yıl geriye götürür.


Demek ki, kırk yıllık katranı şeker yapamıyoruz. TGRT ise TGRT. İsim değişiyor ama kadro sabit kalıyor. Gerçi dediğim gibi, Amerikan televizyonculuğu da en az bizim TGRT kadar hanzo. O sebeple bunu onların kadrosu da yapıyorsa hiç şaşmam. O yüzden buradan bütün aileleri uyarıyorum. Koyyim TTNet Aile Koruma Şifresi'ne. Çocuklar için Fox Tv ve türevlerinde, internette kapacaklarından kat be kat fazla salaklık var. Bu yüzden siz TV'nin pornografik kanallarından bile tehlikeli aptallaştırıcı kanallarına şifre koyun. Abartacam ama yeri geldiğinde porno bile daha fazla yaratıcılık katıyor insana, pozisyon çeşitliliği ve fantezi adına (Bakın yine Bir Demet Tiyatro, yine Feriştah)


Yaklaşık 1 hafta yokum. Tabi belli olmaz, 3 olur, 5 olur, 10 olur. Yaşayacağım günlerin gidişatına bağlı. Bi süredir rölantide gidiyordum ama kontak anahtarını çıkarmadan olmayacak anlaşılan :D
Devamını oku >>

Anekdot Silsilasyonu : Part V

Anekdot silsilasyonları sanırım hayatım boyunca yaparken, ıkınırken, çıkarırken en çok eğlendiğim şeylerden biri. Notların arasında üçer beşer birikiyor bir yandan. Bir önceki yazım gibi sıvazladığım yazıların üstüne ilaç gibi gidiyor mesela. Hem kısa, hem de içi dolu ufacık tefecik görüşler. Bir nevi hayata duruş şekli. Çoğumuzun yaşadığı ama not etmeye üşendiği pek çok tespiti yansıtıp, "Ulan dünya ne kadar küçükmüş bee" dedirtmek de eğlenceli açıkçası. Ama şu nokta garip geliyor bana: Ne zaman yazı yazacak vaktim olmasa, bu yazıları aradan kaktırıp geçerim diye girişiyorum. Lakin sonra geçen zamana baktığımda bir yere not ettiğim yazıları devamlı kağıda baka baka geçirmenin, doğaçlama işler çıkarmaktan daha çok zaman aldığını farkediyorum. Hele hele şu an 300 km. hızla girdiğim rüzgar tüneli içinde bir yere toslamama çabası içindeyken.

*
Hayatımda hiçbir zaman şu ultra-süper-hiper marketlerdeki kasiyere sormadan ürünün fiyatını öğrenmemizi sağlayan barkod okuyucuların çalıştığını görmedim. O aletle fiyatı görecem diye kendini heba edip günlerce marketten çıkamayan insanlar var. Yetkilileri göreve çağırıyorum.

* Ne zaman promosyonlu bi üründen bedava çıksa strese giriyorum. Bazen uzak bi marketten aldığımdan çıkıyor, yakınımdaki marketlerden istemeye utanıyorum. "Nerden aldıysan oraya ver." diyolar. .pneler. Elimde olsa gelir miyim size? Bu sefer o kadar yolu tepip aldığım markete gidiyorum, o ipne de cebinden veriyormuş gibi ters ters bakıyor. Beleş çıkmasın daha iyi kardeşim. Ruh sağlığım bozuluyor Allaaama.

* Alışkanlık olmuş. Çikolata yiyince kabını cebime atıyorum. Böyle böyle birikiyo cepte. 1 hafta sonra yer kalmadığı zaman hepsini birden atıyorum çöpe.

*Artık nolur internet cafe açanlar, ismini özellikle içinde a geçen şekilde yapıp, teknolojiye saygı duruşunda bulunuyorlarmış gibi Tu@na, C@rtel, Z@rt zurt şeklinde kullanmasınlar. Bu kullanımla ilgili kontenjan doldu.

* Şayet bir gün komedi rock oluşumunun içinde bulunursam, The Doors şarkısı "Take it as it Comes"ı "Take it easy baby, take it as it cums" şeklinde coverlayacam. Tam bi çıkış şarkısı, isn't it?

* Ne safmışım lan. Çocukken trilyonun üstündeki para birimini trilyar sanıyordum. Aslında katrilyona göre fena da değil hani.

* Nerdeyse bütün ev kadınları camı bir de dışarıdan siliyor. Akrobat gibi. Buna rağmen bir tane bile "Camı dışarıdan silerken 8. kattan düştü." haberi duymuyoruz. Acaba bir günde 8000 tane kadın düştüğünden haber değeri mi taşımıyor? Öyle olsa tersanelerde her gün kazalardan ölen insanların da haber değeri taşımaması gerekirdi. Bu işin altında başka bişey var.

* Su içerken dişlerimi komple kenetleyip, suyu vakumlama şeklinde çekiyorum. Diş boşluklarının arasından "Fuiyy, fuiyyy" şeklinde çıkan sesi seviyorum.

* Kafam kısa devre yapıyor ara sıra. Sizde de oluyordur. Eski tip şofbenlerin ateşinin gözüktüğü orta bi kısım vardır. Gazı söndürünce oradaki ateşe de muhakkak üflerim. Geçen ağzımda bayağı bayağı bi balgam birikmişti. Önce lavaboya tükürüp, sonra şofbene üfleyecektim. Ama şofbene tükürüp lavaboya üfledim. O günden sonra da şofben iflah olmadı, olamadı.

* Telefonda tanımadığım numaraları açmamak gibi bi özelliğim var. Zaten hepi topu 2-3 kişinin numerosunu ezberimde tuttuğum için de pek çok telefon eden kişi açmamamdan ötürü bolca küfrediyordur muhtemelen.

* ATM'leri kullanmayanımız yoktur, ya da yeni çıkan BTM'leri. Orada kuyruğa girdiğinizde kuyruğun çok hızlı eridiğini farkedersiniz. Tam önünüzde son adam kalmıştır, o da saatlerce parasını çekemez bi türlü. Tuşlara rastgele basar, ekran dokunmatikse daha da beterdir durum bizim için. Dokunmatik ekrana dokunmayı bilmedikleri için parmaklarını ekrana sürer de sürerler. Ekranın her yerini parmak izi yaparlar, yine çekemezler parayı. Adı üstünde, dokunmatik ekran. Sürttürmatik değil ki. Niye sürttürüyorsun kardeşim? Küfretmemek elde değil.Bu yüzden nasıl özürlüler için tuvalet ya da asansör varsa, mallara özel de ATM yapılmalı. Ve evet, adı da CTM olsun. (CTM = Cow Teller Machine)

* Gitar çalınan ortamlarda ezik bi şekilde kalmamak adına gitarı eline alıp, birkaç tel bastıktan sonra parmağını yukarıdan aşağı bütün tellerden sırayla geçirip, "Gulyabaninin melodi abi ehehe" diyenlerin gaz odasında acı içinde gebermesini talep ediyorum.
Devamını oku >>

Kel Erkek Seksi Erkek ?

Aklımdan geçeni hayata geçirmeyi severim. Yani bi nevi "Anı Yaşa" mottosuna bağlıyım. Bi şekilde o an düşündüğümü yakın bi zamanda yapmazsam onun derdi başıma ağrılar sokuyor. "Ulan acaba artık çocukluğum bitti mi?" diyorum. Benim manyaklığımın kaynaklığı içimde bu bitmeyen çocuk ruhundan kaynaklanıyor çünkü. Gerçi herkeste durum öyle. İnsan içindeki çocuğu derinlere depikledi mi bi daha eskisi kadar eğlenceye ve ani hareketlere açık olamıyor. Şöyle 15-16 yaşındaki yeniyetme kızlara bakıyorum da gülmemek elde değil. Herkes daha fazla çocuk kalmanın derdindeyken bu yaştaki hanım kızlarımız öyle bi ağır abla moduna giriyor ki, gören 50 katlı rezidansında resepsiyon veriyor da misafirleri ağırlıyor sanır. Allah'ın salağı bi kere gelmiş hayata, onda da suya sabuna dokunmuyor.Bi de büyüme hevesi var ya tabi kendinden 10-15 yaş büyük dedesi yaşında heriflerle çıkıyorlar."Ulan hadi kız salak, dedesi yaşında sen, hıyar çocuk, sübyancı gibi küçücük sabiyi sömürmeye utanmıyor musun?" diyesim geliyor ama onların içindeki çıtır piliç isteğinin enginliğini tahmin ediyorum. 1 taraf kendini mental açıdan tatmin ederken, diğeri ise kızın sağını solunu mıncıklayarak, yer yer olayı daha ileri götürerek cinsel açıdan tatmin edebiliyor. O vakite kadar ağır abla modunda duran o kıza bi baksanız hele, elin 25lik baltasının elinde nasıl oynak olmaya başlıyor. İşte bu karakteristik durum yüzünden bazı kızları peynire benzetiyorlar, yani kaşar peynire.İkisi de yıllanmış durumlarla muhafaza içine girince kendi kıvamını buluyor. Benim teorim bu yönde.

Evet anı yaşamaktan bahsediyordum, bi an bu çok soğuk geçen kış mevsimine gitti aklım. Öyle bi usturaya vurdurma isteği geldi kafaları içimden.Kardeşime de söyledim, benden manyak olmasın o da kabul ediverdi. İşte, olağan durumların dışına çıkmak böyle bişey. Mantık duruyor. O soğukta o kafayı sıfıra vurdurduğunda beyninin soğuktan büzüşeceğini, arabın daşşağına benzeyeceğini hiç düşünemiyorsun. Hiç düşünmeden cart diye vurdurduk kafaları. Ama berber kışın bu ortasında saçını kazıtmak isteyen bir, yok yok iki kişi görünce bi hayli şaşırdı. Zira kış vakti böyle bi manyaklık yapan çok nadir oluyormuş. Hele hele iki kişi birden bulursan direk kafasını öpecen. Böyle anlar bana gerçekten özel geliyor. İki kardeşin paylaştığı çok güzel, eğlenceli ve unutulmayacak anlardan birisi. Sıradan insanların yapmadığını düşündüğün şeyi yapmak akılda kalıcı oluyor anı bazında. Tamam, bu olay yıllardır kel bi durumda olan Homervari insanlar için olağan olabilir. Keller o duruma alışmıştır zira. Soğuğa göre kafaya ince ayarı çekiyor beyin bi şekilde. Muntazam bi organ. Ama yeni kestirince öyle bişeyin olmayacağının garantisini verebilirim. Neyse tıraş bitti, bi baktım "Çaaat, çaaat" vuruyorlar kafama. İçimden küfrederken, dışımdan "Noluyo abi, niye vuruyorsunuz?" dedim. Adetmiş meğerse, kafasını usturaya vurduklarına lak diye vuruyorlarmış bi kaç kere.

Tam yumurta kıvamında olmamak için sakalı da sıfırlatmamıştım o zaman. Yalnız kış vakti ne soğuk yedi bu beyinler bee. Oturma odasında klima var, orda pek bi üşüme olmuyor ama babamın ve annemin dırdırını çekmemek uğruna günümün %90ını bu odada geçiriyorum. Yaşlanıyorlar sanırım, her bişeye laf eder, bulduğu her açık üzerine yarım saat konuşur oldular. Zaten beynimin yanında konuşurken de dinlemiyorum, boşuna onlar da dırdır edip dillerindeki tükrük bezlerini zayi etmesinler. Bütün gün geçerdi de, uyku vakti geldi mi geceler geçmezdi. Yatmadan önce üstündeki kazak türü şeyleri çıkarması da apayrı bi zor. Yeni kazıtılmış kafaya öyle bi takılıyor ki çıkarırken, inanamazsınız. Zamklanmış gibi. Çıkarırken kafanızı da yukarı çıkarıp koparmaya çalışıyor kazak. Güçbela her gece onu da çıkardık, emme buz gibin odada geceleri havanın da 10 derece civarı soğuduğunu düşünürsek, beynin büzzük kıvamına geldiğini anlayabilirsiniz. İlk birkaç gün kafama hiç bişey sarmayı akıl edemedim. Geceleri kafayı yorganın içine sokuyordum, ama bu türlü de oksijensiz yorganın içinde nefes alamıyorsun haliyle. Sabahlar olmuyor. Sonraki günlerde eşarp gibi bişeyler taktım, tam hatırlayamıyorum. Böyle böyle kışın en soğuk günleri geçti. Ama ne oldu, anı ertelemedik, olması gereken de buydu.

Bu hikaye de zaten dün yine kafayı kazıtmam üstüne aklıma geldi. Yalnız bu sefer kafam atmıştı, saçın yanında sakalı da kestirdim. Çiftlik yumurtasından pek bi farkım kalmadı anlayacağınız. Yani şu durumda kafayı kuluçka makinesine sokup 28 gün bekletsem içinden bişeyler çıkar illa ki. Kendimi ne zamandır bu denli çıplak hissetmemiştim. Kafama dokunuyorum, bomboş, çeneme dokunuyorum, bomboş. Devletin üstüne otopark kuracağı boş araziler kıvamındayım, bi tadilat bekliyorum.

Lan onu da geçtim, kafamdaki kılları kesince, kafam sanki küçülüyor gibi geliyor. Bende öyle bi boyun var ki, Tolga Garipoğlu'nun boynu halt yemiş yanında. Biraz orantısız imal etmişler gibime geliyor. Kılların kattığı hacim gidince kafam boynuma göre küçük kalıyor sanki. Aynı Tolga Garipoğlu vallaha. Bi yandan da Umut Sarıkaya karikatürlerindeki tiplere benziyor. Dün zaten aynaya baka baka 15 dakika güldüm bu küçük kafalı herif ben miyim diye. Siz siz olun, kıllarınızın kıymetini bilin. Ama iş anı yaşamaya gelince Antarktika'da olsanız bile kazıtın kafayı. Sonra baktınız, benim gibi kafayı küçük hissediyorsunuz, bende kıl bol, Deli Profesör Pazarlama aracılığıyla ayaklarınıza kadar sunarım. Ha bi de unutmadan kafayı kazıtırsanız dışarı çıkarken mutlak bolcana yağlayıp dolaşın, acayip seksi duruyor.

Ayrıca her ne kadar kıldan gözükmeyen kıvamda bi adam olsam da bu şarkıyı kellere armağan edebilirim diye düşünüyorum.



Yazı bittiğinde "Cenk ve Erdem - Noksan" çalıyordu.
Devamını oku >>

Yalnız Laptop İçin Bak Yeşil Yeşil

Abi şu 4 bilgisayarı yazdığıma yeminle pişman oldum.Hatta düşünüyorum da,hayatta hiçbişeye bu kadar pişman olmuş olmayabilirim.Zira yaptığınız "Oha 4 bilgisayar","Lan 4 bilgisayar varmış","Aha 4 mü?" şeklinde söylemler üzerine kütür kütür çalışan,en çok kullandığım Laptop bozuldu.Nazara inanmazdım ama başka da ne olabilir ki?Tam randımanla çalışan alet direkt sizin yorumlardan sonra göçtü.İşin garip yanı bi de aynı gün sabah kardeşim evde duran diğer Desktop PC'yi de alıp yanında götürmüş.Bugün alıp arabaya attım aletlerden birini.Lakin akşam gelecek eve.Aranızda mavi ve yeşil gözlülerden oluşan Laptop karşıtı Ku Klux Klan mı yaptınız anlamadım ki?Bu Uri Geller bizim memlekete yaramadı vallaha,herkes beyin gücüyle gözlerindeki nazarı yönlendirmeyi öğrendi.Hadi bunu yapan bi Adriana Lima olsa "Gözüne gurban,yirim o gözünü,uyy gel bakayım memişlerin uf mu olmuş,öpiyim geçsin." derdim lakin aranızda öyle birinin olduğunu pek düşünemiyorum.Göz diyince aklıma Belgüzar Korel geldi.Dana gibi gözleri var mübarek,bi nazar değdirse ömür boyu kendine gelemezsin alimallah.


Öyle bi internet cafedeyim ki,müziğin gürültüsünden ne düşündüğümü duyamıyorum.Yazarken sürekli müzik dinlerim ama dübüre bu denli su kaçırırcasına değil.En azından disko,tekno falan çalmıyor ona dua ediyorum.Bazı cafeler cidden uçmuş.O seksenlerin,uzun saçlıların,ispanyol paçalıların,dans ederken parmağını bi yukarı kaldıran,bi aşağı indiren adamların müziğini çalsa can gurban.80lerin disko tonları gerçekten çok sağlam geliyor bana.İçinde hafif gitar,bas ve bateri tınıları döndüğünden olsa gerek.Şimdiki diskolara bakıyorum da,"Bana uzak,Allah'a yakın olsun" diyorum.Uyduruk kaydırık şarkıları alıp alıp coverlamak disko müziği yapmak olmuş.2 kuruş verip DJ zamazingosu alan vıdı vıdı diye 2 plak çevirince "Ben diskocu oldum ağbiii" havasına giriyor."Havanıza sokayım." diyorum.Evet yapıyorum bunu.


80lerin tınıları dönse daha iyiydi.Adam Metallica'nın nerde piyasa şarkısı varsa onu çalıyor.Valla kusacam artık aynı şeyleri dinlemekten.Bazı insanların yenilikten aşırı derecede kaçtığını düşünüyorum.Bir ömür de Metallica dinlenmez ki arkadaş.Envai çeşit grubun,envai mükemmelikte albümleri ve performansları var.Ama pek çok insan yeni bir kavramla,yeni tatlarla karşılaşmaktan korkuyor.Keza yemek konusunda da öyle.Bazı adamlar sanki şu ana kadar yediği bütün yemek çeşitleri ana karnında belleğine işlenmişcesine yeni tatlar denemeye korkuyorlar.Önüne bi tabak geliyor,"Ben daha önce böyle bişey yemedim,o yüzden yiyemeyeceğim." Afedersiniz ama böyle bi adama da ister istemez "Y.rrağımı ye" diyorum kalbimin derinliklerinden.Nedir bu yeniliklerden kaçma çabası?


Gelenek diye olmadık şeyleri koruyoruz bu korkularımız yüzünden.En basidinden gerdek gecesi kanlı çarşaf istemek gibi.Ulan ne adamsınız,orta yerde "Ç.k" diyince ağzını eliyle kapatıp "Hiiii" yapan siz,utanmadan elin kadının vajinasından gelen kanı görmek istiyorsunuz.Şehir hayatında bu rezillikler bitse de pek çok köşede bucakta hala dönüyor bu terane.Gelenek ayağına insanların onurunun ırzına geçmekten öte bişey değil tabi.


Bilgisayar açlığıyla karışık bir hiddet,bir celalle geldim bu cafeye sanırım.Tabi bu hiddette bindiğim dolmuştaki şöförün ayaktakileri balık istifi yapıp,polis görmesin diye topyekün domalttırması büyük pay sahibi.Yere yaklaştıkça oksijenin azaldığına mı,yoksa bir elimin yanımdakinin,diğer elimin de diğer yanımdakinin g.tüne girdiğine mi yansam bilemedim.Neyse laptopı sinir krizine girip dolmuş şöförünün beyninde parçalamadan müşteri hizmetlerine ulaştırabildim.Benim gibi sakin adamı bile pitbull kıvamına getiriyorsa bu sıcaklar,oruç gibi mübarek bi olayı bahane edip trafik tıkanıklığında en yakınındaki adamı bıçaklayan manyakları düşünemiyorum.Öyle tiplerin alnına bi damga vumak lazım ki,hepimiz uzak duralım.Neyse,yolcudur Abbas,bağlasan durmaz.Ilıman günler dileğiyle.

Devamını oku >>

Sen 3 Kuruşluk Mala 5 Kuruş Vermeyi Çok Seviyorsun

Uzun uzun zaman önce,develer tellal iken kredi kartı diye bişey yoktu.Şaşırdınız,biliyorum ama gerçekten yoktu.İnsanlar hesabını bildiği için,bu denli tüketim çılgınlığı ve akabinde k.çımıza giren uzun gagalı leylekler yoktu.O vakitler leylekler sadece bacadan Noel Baba misali bebe atmakla meşguldü.İnsanların enflasyonu kendi uğraşlarıyla 3 basamaklı rakamlara vurdurmasının akabinde leyleklere bebe taşımasından aldıkları ücret yetmez oldu ve g.tümüze girer oldu gagaları ek iş olarak.

İnsanoğlu olarak sorunlarımızı ertelemeyi,kaçmayı çok seviyoruz.Her gün yüksek sesle müzik açan alt komşu,sırf taş gibi bi hatun diye de bi süreye kadar sabredilir değil mi?Ama bi gün size vereceğini sanma hayalleriyle gidip kafasını gözünü yarma isteğinizi erteleyip duruyorsunuz.Kulak tıpası da bi yere kadar.Oyun hamuru gibi bişeyi mıncıklayıp mıncıklayıp kulağımın dibine kadar köklemek pek de makul gelmiyor açıkcası.Böyle yapacağıma,Deli Cevat gibi şeyimde saatle dolaşıp "Hububat Fiyatları,Hububat Fiyatları" şeklinde haykırırım daha iyi.Günümüzde gizlenen TEFE TÜFE fiyatları ile birlikte enflasyonun kadim dostluğu hepimizde böyle bir insan olma potansiyelini arttırmakta zaten.

Benim babam da bi zamanlar tiko para ile alışveriş yapardı.Giren çıkan anında cüzdana yansıdığı için açıkçası alışverişlerde fazla mertlik yapamıyordu.Kredi kartlarına geçmemek için var gücüyle direndi.Ama onun da Viva La Resistance gücü kırıldı bi gün.Calgon kullanmadığı için Resistance'ının bu hale geleceği belliydi.İlk başta tek bir kredi kartıyla başladı.Bir taneden bişey olmaz deyip,sigaradan bi tane tüttürmek gibi.Devamı geldi haliyle.O kart zart kampanyası yapmış,öbürü zurt kampanyası yapmış.Biri skimsonik chip paralar verirken öbürü zortonik puanlara boğuyormuş adamı.İşte tüketim çılgınlığını ve enflasyonu hortlatan yegane olay bu şerefsiz bankalar ve insanlara Gold,Premium,Ultra,Hiper,Dev Yarasa isimleriyle kaktırdıkları kartlardır.Warcraft oynar gibi sürekli Level atlamak istiyo insan.Burda seviyeyi arttırınca elit kesime gireceklerini sanıyolar herhalde.Sorarım size nerde görülmüş,bi insanın kartı premium diye dev rezidanslarda ağırlandığı?

Neyse ne mutlu ki babam Kayserili bi adam.Gideniniz olmuştur belki oralara,çok garip bi mekan.En fakirinin bile altında son model bi Mercedes bulunur.Herkesin bi üçer beşer ev zulası vardır.Zaten torunu torlağı da çok severler.Oğlanlarını bi kızın koynuna attıktan sonra,kendi apartmanlarında bi daireyi verirler hemen.Gelenekleri koruyor gibiler,özellikle zenginlik.Ama en zengin insan popülasyonu olsalar da paranın değerini de muntazam bi şekilde biliyorlar.İstedikleri kadar para olsun ellerinde 5 kuruşu bile ölçer biçerler.Hatta dün şöyle bişey oldu :

(Masada 10 kuruş gören baba oğluna döner)
-Oğlum bu para senin için değerli değildir,ortaya atmışsın ben alayım.
-Olur mu baba allasen,kontör kartını kazırken koydum oraya,sonra da unuttum.
-Neyse artık aldım boşver,lazım olmaz sana. (Alır ve cüzdanın bozuk para kısmına atar.)
-Ya baba allasen 10 kuruş için bana o kadar dil döktürdün.
-Olur mu öyle şey eskiler ne demiş bak dinle "Liraları bulması kolay,mühim olan kuruşları toplamak." Geçen 2 tane dondurma alacaktım,5 kuruş yok diye alamadım (Elindeki tomar tomar parayı da bozmuyo uyanığa bak - Deli profesör) Sen zaten ne anlarsın paranın değerinden.
-Hihi höhö ehi.


Kayserililerin genel karakteristiği bu.Aslında komik gibi gelse de güzel bi özellik bir yandan da.Genlerindeki bu tutumluluk nispeten uzak tutuyor onları kredi kartı çılgınlığından.Yani kullansalar da bütün kredi kartlarının kampanyalarını takip edip en çok bonus (Reklam yok) verenlere yumuluyorlar.Allah sizi inandırsın öyle ihtimalleri hesaplıyor ki dinlerken beynim uyuşuyor."Ordan onu 50 lirayla alsak,20 bonus gelir,onu da öbürüne aktarıp,integralini aldıktan sonra world'le diğer kampanyada 40 alırız.Oooo köşe olduk."

Bi de evin yiyecek ihtiyaçlarını karşılarken neredeyse 3-4 tane marketten fiyat araştırması yapıyor.Mesela yoğurt Kipa'da ucuzsa onu ordan,yağ metroda ucuzsa ordan,zeytin Tansaş'ta ucuzsa ordan şeklinde.Yanında alışverişe gitmeye korkuyorum.Tabanlarımın yanacağına tırsmıyorum da,beni sohbet esiri edeceğine kokruyorum.Çünkü alışverişe gittiğinde tam anlamıyla kendinden geçiyor.8-9 ürüne birden aynı anda odaklanıp saniyenin yüzde birinde akıl filtresinden geçirip ucuz olanları seçiyor.Bir de bana her ürünün fiyatını anlatır : "Bak oğlum şimdi bu yoğurtun 3 kilosu 8 milyon.1,5 kilosu 5 milyon.Ne kadar mantıksız değil mi?Bunlara hep dikkat etmen gerekiyor.Halbuki ağırlık arttıkça daha ucuzlaması gerekir.Bak mesela aynı zeytin burda 4 milyonken,Tansaş'ta 3 milyon.Niye buradan alıp boşuna 1 lira zarar edeyim ki?Bunun gibi 50 ürün alsak 50 lira zarardayız." Ben de sesimi çıkarmadan dinliyorum,ama arada sırada beynim uyuştuğu için dediklerini anlamaz oluyorum.Homer boş boş bakar ya Marge bişeyler anlatırken,aynı onun gibi.

Mideye indirirken güzel oluyo haliyle.Ama pek de dert etmiyorum bu olayları.Bana "Bu para nasıl kazanılıyor biliyor musun?" dendiğinde "Valla insanlar çeşit çeşit kimileri yapıcıdır,ben de yiyiciyim" diyorum ve büyük bir pişkinlikle leziz yemeğimi mideye indirmeye devam ediyorum.İndirirken açları düşündüğüm oluyor,keza kredi kartı manyaklığı yüzünden elde avuçta parası kalmayan,beleşmiş gibi en son teknolojik ürünlere kartını cırtlatıp elin namertlerine muhtaç kalan eşşek kafalıları da düşünüyorum.İçimde Kayserili kanı ve bereketi döndüğü için de seviniyorum ne yalan söyliyim.Ama bu düşüncelerin içinde yemeğime ara vermiyorum,devam ediyorum.

Dipçik not : Bu arada BlogMania Editörü'nde blogum incelenmiş , Pdf Dergi ile de röportaj yapmışım.Elinize kolunuza sağlık diyorum.

Yazı bittiğinde Panzerpappa - Ompapaomompapa (Bu ne biçim isim lan?) çalıyordu.
Devamını oku >>

Çöp Kadın,Çöpçü Kadın

Her insanın küçüklüğünden gününe uzanan,psikolojisini,dimağını derinden deşen bir takım anı-hatıra parçaları vardır.Aralarında iyi olanlar bünyeye iyi etki katar,daha iyi bir modifikasyon haline getirir bizi.Haliyle hatırlanmaz.Kötü olanlar ise akıldan hiçbir vakit çıkmaz.Blog yazmaya başladığımdan beri bunları daha fazla deşer oldum.Aslında bunları bu şekilde listelemek beni rahatlatır mı bilmiyorum,bilemiyorum. Rahatlatacağını farz ederek geçmişten günüme bağlanan bir manyaktan daha bahsetmek istiyorum.Günüme bağlanmasının sebebi ise,bu fosil kıvamına gelmesine rağmen hala dipçik gibi olan kadını neredeyse haftada bir kere görüyor olmam.

Pek çoğunuz televizyonlarda haberlerde görüyordur bu tarz kadınları nadiren."Evini adeta çöp eve dönüştüren çöpçü kadının evi,belediyenin ani baskınıyla çöplerden arındırıldı.Kadın bu sırada çok arıza çıkarsa da durumu kabullenince kameralarımıza 'Önümüzdeki çöp toplama dönemine bakacağız,kökü bende değil mi yiğenim,yine toplarım' dedi." (Bu tırnak işareti içinde tırnak işareti olayı da ayrı bi derinlik katıyor sanki olaya ha,daha sık kullanmak lazım.Her neyse.) İşte ben aynen resimde gördüğünüz kadının başörtülü versiyonu olan çöp kadını neredeyse 18 yıldır görüyorum.

Öyle bi kadın ki bu,daha hayatımda hiç hastalanıp da bir gün çöp toplama işini aksattığını görmedim.Allah için çok çalışkandır.Sabah 9-Akşam 7 hiç durmaz.Mikroplara karşı bağışıklıktan öte bi ilişkisi olmuş artık kadının.Mikroplarla dost,hatta enseye tokat g.te parmak samimiyetinde.Mafya babası gibi saygı görüyor pisliklerden ve mikroplardan.Kimse yan gözle bakıp da hastalık bulaştıramaz yani.Senin benim gibi bi adam o pisliklerle bi gün oynamaya kalkışsa yemin ederim vebadan geberir.Lakin bu kadın evde nefes alacak boşluk bile bırakmayacak şekilde istifliyor çöplükleri.Belki de onları canlı sanıyordur.Birkaç yıl ara sıra polisler ihbar üzerine gelip eve cillop hale getirseler de onlar da pes etmiş olacak ki artık önünden arabaları bile geçmiyor.

Manyak karının kendine eziyet ettiği yetmezmiş gibi bir de sağda solda ne kadar köpek varsa toplayıp tıkıştırmış evin yanındaki küçük yere.Köpeklere bakıp acıyorum ne zaman geçsem ordan.Hayvanlar kudurmuşlar resmen.Yani zincirleri açıp bi salsan etrafta ne kadar adam varsa hepsini mideye indirirler,hem açlıktan hem de sinirden.Ama o pislik kadına yine dokunamazlar.Karı zaten fosil gibi,kemikten başka bişey yok.O derece pislik bir kemik parçasına değil köpeklerin,domuzların bile tahammül edeceğini düşünemiyorum.

Bi de bu manyağın evinin önünde uzun bi demir parçası var boylu boyunca uzanan.Evinin sınır çizgisi gibi görüyor demir uzantısını.Birisi üzerine bastığı zaman ya da sınırın içine girmeye kalkıştığı zaman çok pis bakıyor,ısıracakmış gibi.Bu da benim haftalık eğlencem tabi.Ne zaman evinin önünde çöpleri düzenlerken görsem onu demirin üstünden yürüyorum.Bi gün yakalasa beni o aç köpeklerin yanına atar gibime geliyor.Nejat Uygur'un bi oyunu vardı o geldi aklıma.Orda da "Halıya basma laaayn!" diye bağırıyodu ya her seferinde.Aynı onun gibi.

Bu kadını bu duruma getiren nedir,neden bu kadar yarılmıştır kimse bilemez.Tabi herkesin bi şehir efsanesi var.Bu kadının çok zengin olduğunu da söyleyenler var.Ama benim anlamadığım çevresine pislik saçan böyle pis bi kadını niye alıp bakıma,rehabilitasyona götürmüyorlar?İhtimal her ne kadar düşük olsa da belki kadının bu kafadan kontaklığını çözerlerdi.Böyle meczup bi durumdaki kadını da ortalığın içine s.çıyor diye suçlayamazsın ki.


Yazı bittiğinde "Nightingale - Reasons" çalıyordu.
Devamını oku >>

Anekdot Silsilasyonu : Part IV

(aka title - These Things I Believe Overdose)

*Niye zenci erkeklerin hepsinin sesi Samuel Jackson'a benziyor ki?Yoksa Samuel Jackson'ın sesi mi bütün zencilerle aynı?

*Nolur,bak Allah'ın adını verdim,bi tane izlediğim Fransız filminde de Gerard Depardieu oynamasın.Adam Filmatör gibi bişey.Aynı anda 7-8 filmde birden oynuyor sanırım.

*Saatler ne zaman ileri ya da geri alınsa,hep "1 saat fazladan mı uyuyacam?" diye düşünüp sevinirim.Rulet misali,ya eksik,ya fazla.

*Crunch Max,kabız olmuş birinin g.tünden çıkan b.ka benziyor,nimete laf etmek gibi olmasın ama.

*Cipsi o ilk ağzıma atıp çiğneme anında verdiği o kütürdeme sesine bayılıyorum.Tabi o an yanımda biri varsa da benim yedi ceddime küfrettiğine eminim.

*Tıs osuruk pis osuruk,sesli osuruk temiz osuruk derler.Genel olarak doğru.Ben tek zortlamada hem sesli,hem de çürük yumurta gibi kokulu osurma kapasitesine sahibim.Acaba bu yetenek Mucizeler Gecesi'ndeki ucubelerin arasına katılmama yeter mi?

*Vardır ya bazı adamlar,övünürcesine,göğsünü gere gere söylerler her ortamda : "Baba yaa,2 gündür uyumadım,bana mısın demiyor,iş güç çok,uyuyacak zamanım yok biliyo musun?" Has.ktir lan,iş adamları bile 3-5 saat uyuyordur.Ben zaten 7 saatten az uyusam manyağa dönerim.O gün benim için biter.

*Ağzında uçuk çıkanlara "Gece gösterdiler mi lan?" diyip dalga geçmeyi çok seviyorum.

*Kulaklığın üstünde yazan R ve L harflerine acayip dikkat ederim.Hiçbir zaman R'yi sol,L'yi sağ kulağıma taktığım olmamıştır.Müzik deneyimini etkiliyor mu bilmiyorum ama hiçbir güç bana aksini yaptıramaz.

*Tatar Ramazan Tatar yayıyla vursa ya hapistekileri.

*Bundan bi sene önce kuş uçmaz,kervan geçmez bi yerde internet cafeye girmiştim.O aralar da üzerinize afiyet pek bi ishaldim.Tuvaletine girdim cafenin.Sonra baktım,sular yoktu.Adamdan dökmek için su istedim.Bana 500 ml'lik minik petten verdi.Küçücük pet lan,alıp götürür mü o kadar b.ku hiç?"Ulan sana müstehak" dedim.Kuburu silme b.klu bi şekilde bırakıp kaçtım cafeden.5 dk. sonra o iğrenç koku yüzünden herkes kaçmış ya da bayılmıştır eminim.Veba kol geziyordur oralarda şimdi.

*İşerken genelde sol elimle tulumbadan su çekiyor gibi yaparım.Sanki ben elimi öyle yapmasam çiş akmayacakmış gibime geliyor bazen.

*Annem temizlik hastası bi insandır.Bu sebepte mutfakta sağda solda su içilmiş bardak görmeye dayanamaz.Ben de o dellenmesin diye genelde suyu elimle sebilden içer gibi içiyorum.Böyle içmek de ayrı bi lezzetli he.

*Pornoculara bakıyorum,malum yerleri kaymak gibi.Ben o kadar uğraşıyorum ediyorum,onlarınki kadar tüysüz-pürüzsüz olmuyor.Özel bi yöntemi var herhalde.Her yerim kıl lan gına geldi.

Yazı bittiğinde bi yandan da Formula 1 Antrenman Turlarına bakıyordum.İlk antrenman turları çok komik oluyor,pisti unuttuklarından olsa gerek spin atıp duruyorlar.Keşke bütün yarışların antrenman turları yayınlansa böyle.Normal yarışlardan daha zevkli.
Devamını oku >>

Teknolojiden Arınmak İstiyorum

Kendimi çok hafiflemiş hissediyorum.Sigaraya bağımlı keşlerin o 3 gün duvarını aştığı an hissetikleri gibi bişey.Belki de daha lezzetli bi duygu.Çoğumuz interneti ve bilgisayarı zararlı maddeler sınıfında listelemese de benim listemin ilk sırasındadır genelde.Kurtulmak isteyip de kurtulamadığım bişey bu alet.Hayatımda herhangi birşeyi unutma şansım olsa,ya da işletim sistemi gibi belleğimin istediğim kısmını yönetebiliyor olsam muhakkak bu alete dair bilgilerimi silerdim kafamdan.Bağımlılık yapmasa güzel alet meret ama ister istemez yapıyor.1 gün boyunca bilgisayarla içli dışlı olmamak ne güzel bir duyguymuş ey ahali!Tabi bana kalsa ben yine bırakamazdım.Sağolsun 2 ay üst üste ödemesi unutulan Smile Adsl faturası sağladı bu kurtuluşumu.Birkaç gün de geri gelmez muhtemelen.Öyle bi uğradım,internet cafeden yazıyorum.Bakıyorum da doğru dürüst internetle ilgilenen bi kitle yok bu mekanlarda sanırım.Her yer bebe şebe,torun torlak dolu playstationlarda,bilgisayarlarda oyun oynayan.Allah'tan bağımlılık tek koldan oluyor bilgisayara genelde.Ya sürekli oyun oynayan,ya da sürekli internette bişeyler araştıran asosyal bir psikopat oluyorsun.2. dediğim tabi ki daha yararlı,ama dozajını aştığımız her şey gibi sadece insanı salaklaştırmaya yarıyor.Tabi en çok ikisine birden bağımlı olanlara üzülüyorum.Valla Allah kurtarsın.Umarım birgün insanlık olarak tası tarağı toparlar bu teknolojilerin gereksiz olan hepsini çöp kutumuza atmayı başarıp etrafımızdaki insanlarla doğru dürüst,bilgisayarımızı,internetimizi düşünmeden yüzyüze muhabbet ederiz.

Çıplaklar kasabası diye bişey gördüm gazetede hatta.Plaj değil,koskoca kasaba.Popülasyonu da bayağı yüksek.Herkes anadan üryan dolaşıyor.Teknolojiyi,giyimi,kuşamı bırakmış adamlar.Valla özenmedim desem yalan olur.Öyle bi ortamda 1 hafta takılmak isterdim.Düşünün,çıplaklığın normal olduğu bir ortamda kapalılık çekici geliyor insana.Ne muntazam bir durum.Bir kadına çıplakken baktığında hiçbirşey hissetmediğin bir ortam.Niye hissetmiyorsun,çünkü destekli sütyen,ya da g.te destek veren silikon gibi elbise parçaları yok.Haliyle erkeklerin sarkık ç.kleri,kadınların da sarkık memeleri içinde bir ortam hepimizi daha farklı,daha garip şeyleri düşünmeye itebilir diye düşünüyorum.Biraz daha insani şeylere.

Arada bir internet cafeye uğrarım dedim ama o da belli olmaz.Üşengeç bi adamım,belki de k.çımı bile kımıldatmam bağlantı gelene kadar.Gerçi iyi oluyor,cafeye gelirken 2-3 adım atıp güneşin hafiften tadına bakmak.Yine de gelmezsem,sizi yaklaşık 2-3 gün boyunca her tıklayıp izlediğinizde güldürecek bir Family Guy sahnesiyle başbaşa bırakıyorum.Elcağızlarımla altyazısını ekleyip kırptım,Youtube'a koyacaktım yine kapanmış."Ulan 1 gün içinde amma şey değişiyor" dedim,şaşırdım.Akabinde videoyu Dailymotion'a yükledim.Bundan gayrı,diğer video paylaşım sitelerinde gereken video olduğu sürece Youtube isimli laçkalaştırılmış platformu kullanmayacağım.Sezyum'un da dediği gibi : "Hepinizi sinema salonlarında seviyorum."



Yazı bittiğinde "Bing Crosby - Brother Can You Spare a Dime?" çalıyordu.
Devamını oku >>

Falından Erkek Talip Çıkan Bi Adamın İçleri Burkan Dramı

Toplumca işimizle gücümüzle uğraşmayı bırakıp,muskalardan,Allah'ın izninden,Falım cikletlerinden yardım umar olmuşuz."Çocuk ÖSS'ye girecek ama hiçbişey bilmiyor,hadi bakayım 4444 yapalım bi,muhakkak kazanır.","Vah vah benim çocuğuma niye hiç bi tane bile kız vermiyo,bi kurşun döktürelim de çocuk bi skor yapsın.","Aylardır soluk almıyoruz,yemiyoruz içmiyoruz,Memedali Bey bile yardım edemedi bize.Ama Şıh Şahap bana bi el attı,bugün çocuk doğacak artık Allah'ın izniyle".İnsanın Züğürt Ağa filmindeki ağa gibi "Aramızda cünüp var" diyen şeyhe "Tüh senin şıhlığına" diyip tüküresi geliyor valla.İşin b.kunu çıkarmışız farkında değiliz.Ondan sonra Hakan Şükür maçla ilgili ufak bi temennide bulununca bunca b.ku yiyen biz değilmişiz gibi adamı yadırgar olduk.En azından adam idmanını,çalışmasını yapıp Allah'ın iznini istiyor.Boş boş ümitlerle,yeşil güç Persil'i beklemiyor ya.Fethullahçı bi kişilik olduğu için pek de haz etmem kendisinden ama ele talkımı verip de salkımı yutanlar çokça olduğu için Hakan Şükür'ün yaptığı çok masumca,hatta üzerinde tartışmaya değmeyecek bişey gibi geliyor bana.İlla ki ortalığı bi şekilde kızıştırıyorlar anlayacağınız.Haber bültenlerine konu da yok tabii bu aralar.Beyoğlu'na çıkıp önüne gelene soruyorlar : "Hakan Şükür ne demek istedi?Acaba şeriatı mı pohpohluyor alttan alttan?".Sokaktaki çoğu adamın işi gücü yok zaten,boş boş dolaşıyor,mikrofonu bi ver,binlerce saçma sapan yorum dinle.Al sana 1 saatin yarım saatini dolduracak haber.Daha ne olsun.Girin buna da Facebook grubu oluşturun anasını satayım.Ota b.ka,suya sabuna grup."Ampule hayır,bize florasan verin.","