Spiga

Bu Yaz Deli Profesör T-shirtleriyle Cıvır Cıvır*

Şu Merchandise olayına internetle tanıştığımdan beri özendim. Arkada bırakılan şehirler, sevgililer gibi hep peşinden geliyor kerata. Hangi siteye girsem alt bi Merchandise sayfasıyla karşılaşıyorum. Hani, sitelerinin derinlerine de gömmüyorlar. Bangır bangır "Lisanslı Metallica ağda bantları çıktı, resmi Destruction burun kılı alma makinesi" şeklinde reklamlar dönüyor. Milletin paralarını konserlerle cukka ettikleri yetmediği gibi bi de 2 liralık t-shirtün üstüne bi arma basıp oradan indragangi yapıyorlar. Aslında bu olayı ben milletvekillerimizden de beklerdim. Hani bi Bezgin Bekir kuntiği, sadece uyuyarak poz verdiği t-shirtleriyle Leman'a yıllardır "kitap fuarları"nda milyarlar kazandırdıysa, meclis kapısının önünde satılan "Atilla - Koç Daşşağı (a.k.a. Billur Atilla) t-shirtleri" de gelirsizlikten nefesleri kokan milletvekilerimize yeni gelir kapısı olabilir. Tam yaşlı teyzelerimizin "Tontişiiiim" diyip, bağrına basacağı türden ipeksi tazeliği sahip bi adam. Abdullah Gül kafası şeklinde köşe minderleri de olabilir mesela, hem de birebir ölçekte. Kafanın boyutunu büyütmeye gerek yok. Tam anlamıyla evin en ağa yastığı olabilecek boyutta bi kafaya sahip zaten. Yanaklar da tipik bir Kayserili karakteristiği olarak sürekli sığır eti yemesinden dolayı yımışak yımışak, yağ bağlamış. Bıyık kısmı haricinde her anlamda yastığa birebir ölçeklendirilebilir anlayacağınız.

İşte hacılar, Merchandise böyle bişey. Şayet bu sözcüğü TDK'ya verip, "Çevirin uleynnn!" deseydik, tabi ormanda 1000 paniklendirici Kadir İnanır ses tonlamasıyla, bu olayın Türkçe karşılığı 99,9% "Fan Domaltgacı" olurdu. Gerçi "Fan" da yabancı kelimeydi doğru. "Hayran Domaltgacı"nda anlaşalım. Şimdi bu verdiğim kelimeler de has Türkçe mi diye bakmayacağım. Büyük ihtimalle bi yerlerden şekillenip, at yarışı seyreden seyircinin de "Ayrıl da gel oğlum" naralarıyla kopa kopa gelmiştir. En evrensel ve bize özgü kelime yoğurt var mesela, ya da köşk. İyi o zaman "Köşk Yoğurtgacı" olsun da şüphe kalmasın Türkçeliğine dair. Valla ferahladım.

Ben de uzun zamandır şu Merchandise olayına girmeyi düşünüyordum bu saydığım sebeplerden ötürü. Toplumun bir zorlaması, adeta bir mahalle baskısına dönüşmüştü üzerimde çünkü. Valla camdan dışarı bakamıyordum geceleri. Sokağın bitirimleri kapımda, "T-shirt bastırıp satmadan burdan cesedin çıkar" derken bir yandan ellerindeki sopaları sektiriyorlardı, yakalarsam çok pis indirecem kafana edasında. Ben de her seferinde bi umutla ellerindeki zopa sunta çıkar umuduyla soruyordum: "Abicim o elinizdeki zopa ne(y)den yapıldı?" Gururla, göğsünü gere gere her gece sırayla biri söylerdi: "Saf meşe odunu abicim, bi yakaladık mı sabahlar olmaz."

Sonuçta mahalle baskısına ben de yenik düştüm. Sitenin depesinde gördüğünüz "çocuk katili tırt adam" figürümü Photoshop'ta yüksek çözünürlükte, daha özenli bi şekilde tekrar kestim biçtim. Dafont'tan da resmin ruhuna uyacak bir fontla alt ve üst metinleri yazdım. Sonra bu mahsulleri belleğin içine atıp, şansıma klimalı çıkan bi otobüsün içine atlayarak Pasaport'a götürdüm (Lokasyon : İzmir) Bu aralar bu T-shirt baskı işi çok meşhurlaştı. Merdiven altlarında yıllarca kot taşlayanlar, "Yıllarımız bu işlerle boşuna geçti, boşu boşuna para için milletin ciğerlerini skerttik" dediler ve konsepti T-shirt baskısına çevirdiler. Lakin bu denyolar ucuz sattıkları için, klasik bir Türk geyiğiyle, yani sürümden kazanıyorlar. Bu yüzden sokaktaki herhangi bir baskılı T-shirt satan adama "Kaça basarsınız?" diye sorun. Hepsi yüzünü ekşitip, Fatih Terim gibi ağzını bi sağa bi sola oynattıktan sonra "100 taneden aşağı basmıyoruz" diyecektir.

Her neyse Pasaport'ta Can Fotokopi diye bi yer var. Mekana girmeden önce bu denli kalabalık ve faal olduklarını bilmiyordum. Her taraf adam dolu. Arı gibi vızır vızır ordan oraya koşuyorlar. Baskı işinde aşmışlar artık. Bu denli adam olmasına rağmen eldeki adamlar yetmiyor. Her tarafta işini bi an önce bitirip gitmek isteyen salaklar var. Niye salak diyorum? Çünkü içerisinin klima ayarı o kadar güzel ki, ordan bi an önce çıkıp mevsimin kızgın kum misali havasına atlamak hafiften salaklıktır. Herkes iş adamı değil ya yetişecek işi olsun, tadını çıkarın biraz. İş adamı olsan zaten, "Satılık - 438 22 78" şeklinde kağıt bastırmak için 2 saat beklemezsin orda. Genel olarak fuzuli işlerle uğraşanların yeri aslında. Fuzuli olmayanlar sadece A4 fotokopileri oluyor büyük çoğunlukla. Manyak lan bu millet. Yemin ederim abartısız "Bana basııın!", "Benimkine basııın!" diye koşuşturup duruyor.

Oradan sürekli bir baskı türünden diğerine koşmaktan dolayı beyni cacık olmuş adamlardan birine verdim belleği. İçine de iki farklı dosya tipi atmıştım. Transparan olsun diye Photoshop dosyası psd ve png'ydi. "Abi T-shirt siyah olsun" dedim. T-shirtte yazı vektörüymüş de bilmemneymiş de bi yığın bişey anlattı bana. Yani böyle yaparsak yazı kötü çıkar dedi, arkaplanla renk farklılığı olurmuş hafiften. Küçümsercesine bana "AutoCad biliyorsan onunla yap" dedi. Vay nasını be, eskiden ortamlarda "Photoshop biliyorum hacııı" dediğinde havandan geçilmezdi, vermeyen kız kalmazdı. Şimdi Paint kadar değeri yok. Alelade programlardan biri oldu. Benim bildiğim AutoCad inşaat, elektrik mühendislerinin kullandığı programdı. Artık Helin Avşar'ın bile g.tünü AutoCad'le düzeltiyorlar demek ki. Sütun gibi bacaklar demek, AutoCad'in iyi iş çıkarmasına bi saygı duruşuymuş meğersem. Hayatı çok yavaş öğreniyoruz azizim. Bu hıza yetişmek ne mümkün. Allah'tan bu engebeli yollara girmedim. Bembeyaz, anamın ak sütü gibi beyaz t-shirt üstüne bastırdım, büyük boy. Vallaha siyah t-shirt'te duracağından daha da iyi durdu. Korkunçluğumu iki kat ön plana çıkardı.

Evet işte bir Merchandise hikayesi böyle başladı. Gerçi ben göbek pamuğundan, g.t çatalına kadar oldukça geniş yelpazede ürünler sunuyordum ama bunun üstünde sitenin adı ve maskotu olan benim tipimin geçmesi olaya ayrı bi güzellik kattı. Her ticari Merchandise girişimi gibi bunu size kaktırmak da bana farz oldu. Tabi kar için satmayacam ben, zaten giyseniz reklamım olur. Bi görenin bi daha bakacağına eminim. İki çeşit ödeme seçeneği sunuyorum sizlere ahali. Birincisi; eft ile 20 lira gönderebilirsiniz, "Alıcı öder" deyip kargoyla size şutlarım, kargo parasıyla 25 liraya patlar. İkincisinde ise 25 lira yatırırsınız, kargo parasını ben öderim, aa lan bu da aynı paraya çıkıyor. "Aklın yolu bir" derler idiydi, doğruymuş. Gerçi kimse almaz zaten, maksat işin eğlencesi, fırfırı.

Onu da geçtim de ben t-shirt'ün üstüne resimde de göreceğiniz üzere kocaman puntolarla "Girmeyen top olsun" yazdım. Hayati tecrübelerinize ve gelişme çağında yediğiniz zopalara saygı duyarak soruyorum: "Sizce bu t-shirt'ü giydiğimde dayak yer miyim?" veyahut "Bu t-shirt'ü nerelerde giymeli, nerelerde giymemeliyim?" Mesela Göztepe'de giymeyeceğimi biliyorum. Adamlar üstümde bunu görse, düğümleyip bi yerime sokarlar, soktuklarıyla da kalmazlar, bağırsaklarımı aşağı dökerler gibime geliyor. Ama mesela Alsancak'taki i.ne tipli denyoların hiç s.kinde olmaz. Tabi bunlar benim varsayımlarım. Sizlerden de mekan önerileri alabilirim. Sonuçta hayat amacımız "Dünyada mekan, ahirette iman".

*Cıvıl Cıvıl değil efenim, cıvır cıvır. 90% hatun ilgisi çekme garantisi veriyorum. 30 gün içinde hala hiç bi icraata giremediyseniz, açıkcası benim problemim değil. Girememeniz ne kadar umutsuz bi vaka olduğunuzun göstergesidir.

Yazı bittiğinde çok mucizevi bişey dinliyordum.

Devamını oku >>

Osurma - Yellenme Çeşitleri

Şu klimanın başında ferah ferah osurduğumda kokusu yok olan, güzelim Pazar gününde düşündüm, herhalde insanlığın başından beri tatbik edilen ve en az evrime uğrayan şeylerden biri osuruk. Tabi ki sesi ve tipi değişmemiş midir? Değişmiştir. Eski tarihlerde canlının yediği besine göre şekillenen bağırsak yapısı, osuruğun da çıktığı yolların engebesini, aerodinamisini değiştirdiğinden osuruk da değişir tabi. Ama insanoğlunun, mağara adamının en çok ısındığı hareketlerden biri olduğuna eminim. Küçüğü büyüğü, kadını erkeği, bütün canlılar yellenirken aşırı derecede zevk almıştır. Ama benim tahminime göre kendi gölgesinden korkan bu mağara adamları ilk osuruklarda zevk almasına rağmen, hafif korkuya kapılmış olabilirler. Zira öyle bir teknolojiyle ve literatürle osura osura bir insanın bir süre sonra içindeki bütün havayı boşaltıp, ölebileceğini düşünmüş olabilirler.

Günümüze geldiğimizde hala değişen pek bişey yok. İlkelliğini aynı şekilde korumakta bu güzel hareket. İnsanlar yaptığında yine aşırı derecede rahatlıyor. Belki aşırı derecede homini gırtlak götürülen akşam yemeğinin akabinde, belki de vücudun fizyolojisi bozulduğunda bağırsaklardan gelen hareketlilikte. Lakin günümüzde bazı ortamlarda ve bazı insanların arasında tabulaşmış bir harekettir. Her ne kadar bu işin zangırdatma tekniği evin büyüklerinden öğrenilse de, küçük çocuk büyüdüğünde ebeveynlerin yanında osurmaz, osuramaz. Geleneksel aile yapımızın gerekliliğidir bu. Ama akrabalar arasında gece vakitlerinde yer yer osuruk yarışlarına şahit olabilirsiniz. Aşık atışması şeklinde, iki kişi sırayla osurur. Yanlarında sayaç mahiyetinde 1 ya da 2 kişi de bunları sayar. En fazlasını çeken onurunu kazanmıştır. İşte görüldüğü üzere isterseniz Asimo'yu icat edecek kadar zeki bi adam olun, ama bu denli ilkel bişeye de kayıtsız kalamazsınız.

İlişkilerde de son derece önemlidir. Bir gence sorduğunuzda "Omzumu yaslayabileceğim biri olsun yeter" tarzı cevap alırsınız. Tabi ki bu buzdağının görünen kısmı. Alt kısmı da hesaba kattığımızda ortaya "Omzumu rahatça yaslarken, yanında rahatça zangır zangır osuracağım bir kişi" şeklinde sevgili tanımı çıkar. Bu iki kişi ilişkisinin gidişatı açısından çok önemlidir. Hatun kişinin rahatça osurması tercih sebebidir. Lakin o özellik bulunmamışsa, birkaç buluşmada hatunun vereceği tepki üzerine yoklama çekilir. Her buluşmada osuruğun ses tonu - bası kalınlaştırılır. Bu şekilde kız bu durumu yadırgamıyorsa dünyada ondan güzeli yoktur. Görüldüğü üzere eş seçimlerinde dahi hala ilkel iç güdülerimiz korunmaktadır.

İnsanların rahatlama ve kendini ifade etme biçimi olarak da tanımlayabileceğimiz yellenme eylemini, aklımda kaldığı kadarıyla birkaç maddede sunmak istedim. Zira bu hareketlerde süreklilik ve çeşitlilik de çok önemlidir. Bir şehire gitmenin pek çok yolu vardır, engebeli, kolay, çiçeklerle dolu. İşte osurma anında uyguladığımız gidiş yolu da tıpkı bu yollara benzer.

1-) Sesli Osuruklar: Yarışların, uzayıp bitmeyen gece muhabbetlerinin, kısacası samimiyetin osuruğudur. Kafalar 1500'e vurduğunda çıkan borazanın sesi bile farkedilmez olur, hatta belli bi vakitten sonra osurmayanın dövüldüğü görülmüştür.

a-) Sesli - Kokusuz: "Burnumda kekremsi bi koku kalacağına, 1 saniyelik ses duyarım daha iyi" diyenlerin vazgeçilmezidir. Ülkemizin yaklaşık olarak yüzde 80'inin sempatisini kazanmıştır. İnsanlar birbirine karşı sevgi ve saygı içindeyse genelde old school diye rahatlıkla tabir edebileceğimiz bu yöntemden vazgeçmezler. İnsanı sürekli bu tipe alıştırmak çok kötüdür. Çünkü uzun vakitten sonra pıslattığınızda aldattığınızı düşünüp sizi terkederler. Anlayacağınız üzere bu tip berbere gidip "Her zamankinden olsun hacı" diyenlerindir. Can yakmaz.

b-) Sesli - Kokulu: Şahsımın da üzerine ihtisas yaptığı, tam anlamıyla evlere şenlik bir rahatlama biçimidir. "İçinde ne varsa dök be abi, rahatla." diyenleri pişman ettirir. Kapı, pencere açtırır. Hem arabaların alarmlarını harekete geçirir, hem de sokaktaki kediler, köpekler olmak üzere bütün canlıları telef eder. Bir polis "Neye benziyordu yavrum?" diye sorduğunda, çürümüş yumurta biçimi seçilir genelde. Ne kadar samimi olursanız olun, nerede olursanız olun, o bulunduğunuz ortama bir daha alınmamanız yüksek olasılık ihtiva etmektedir.

c-) Miles Davis Tipi: İşte kulağa en ahenkli, en dolu dolu gelen hareket budur. Harbiden de çok güzel herekettir. Osurana "Allah'ına kurban!" dedirttirir acayip bi istekle. Tıpkı bir trompet kullanımına benzer. Kıç deliğini belli noktalarda kastırıp, belli noktalarda açmak gerekir, osuruk bitene kadar sürekli devam ettirilir ve mükemmel bir Miles Davis solosu kadar kaliteli bir eser çıkar ortaya.

d-) İsim telaffuzlu: Bu adamlar kıçını konuşturmakla nam salmışlardır. Hemen hemen bütün insanlara kıçlarıyla hitap ederler. Çoğu zaman sokakta dalgasını avuçlayarak dolaşan insanın kullandığı Türkçe'den daha da anlaşılırdır. En yaygın kullanım kalın ses tonunda "Apturrahman", ince ses tonunda "Yusuf"tur.

e-) Rekor denemeli: İşte bu olay yıllarca yaşanan tecrübelerin akabinde yapılabilir ancak. Gaz geldiği anda kişi kendini heyecan yapmadan ayağa kaldırır. İki elini kütürdetir ve k.ç deliğini bir aç, bir kapa şeklinde devinimlere tabi tutarak osuruk serisine başlar. 20 - 30, gittiği yere kadar gider, bir o kadar da acıtır k.çınızı. Antrenmansız kesinlikle denenmemelidir. Yapmayı düşünen gençler 2, 3, 5 şeklinde yavaştan yavaştan arttırarak gitmelidir.

2-) Sessiz osuruklar: Nükleer savaşlar gibi sinsice, aniden sızar aranıza. Patladıktan sonra yapacak hiçbir şey kalmaz ne yazık ki. Optimist bir kişi olarak pozitif olarak elle tutulabilir hiçbir yanını bulamazsınız. Karı - koca arasındaki tutkuyu bitirir, lakin hiç kimsenin birbirini tanımadığı kalabalık ortamların vazgeçilmezidir.

a-) Sessiz - kokusuz: Literatürde böyle osuran birine henüz ulaşılamadı. Varsa bizzat g.tünü öpecem. Suya sabuna dokunmadan, ne de güzel olurdu. Tabi ben öyle osurmak istemem, sadece karşı tarafın değil de, sadece kendimin ortalığı kokutmasını isterim.

b-) Sessiz - kokulu: Akraba ziyaretlerinde ve evlere servis misafir ziyaretlerinde tam anlamıyla işkencedir. Ani bir baskın anında insanın ne yapacağını bilemediği, alnından soğuk terler boşaldığı, teyzenin muhabbete esir etmesi sebebiyle bulunulan yerden kalkılamamasıyla ortaya çıkar genelde. 2 adet yumurta tepkimeyi hızlandırmıştır. O anda insanın yardımına yetişebilecek tek şey, koltuğun kaplamasını oluşturan, gözle görülemeyecek hava boşluğudur. Kıç iyice koltukla bütünleştirilerek taksit taksit osurulur içine. Kalkan görevi gören koltuk kokuyu 95% oranında azaltır.

c-) Disko - bar osuruğu: İçkilerin, özellikle osurtucu etkisi İsveçli bilim adamları tarafından kanıtlanmış biraların su gibi akıp gittiği bu ortamlarda dans pistinde kimsenin kimseyi tanımamasının ve içkinin verdiği bir rahatlık vardır. Bu yüzden sessizce kokulu bir şekilde kim salarsa salsın, sonsuza değin kimden geldiği farkedilemeyecektir. (bkz. Diskoda osurulan, diskoda kalır)

d-) Açık hava osuruğu: Osuruklar arasında, ikincil kişileri göz önünde bulundurarak baktığımızda, en zararsızlardan biridir. Şayet yanınızdaki adamın k.çının dibinde yürüyen bi yerden bitme değilseniz, kokudan etkilenme olasılığınız yüzde 0'dır. Sıcak gaz olduğu için doğrudan atmosfere doğru yükselir, kaybolur. Bu sebepten insanlar her hafta biriktirdikleri gazları atmak sebebiyle alışveriş bahanesiyle sokaklara, deniz kenarlarına yönelirler. Efil efil de osururlar. (bkz. Evini kokutmak istemeyenlerin osuruğu)

3-) Osururken altına s.çanlar: Özellikle kardeşimin genelde ishal zamanlarında yaparken tatbik ettiği türdür. 2 saatlik bir Cem Yılmaz gösterisi, ufacık bir anın içine sığdırılmış gibidir, o denli yüksek bir kahkaha etkisi yapar. Böyle bir ana denk gelenlerin cennetlik olduğu söylenir.

a-) İshalken osurmaya çalışıp altına s.çanlar: Analarımız babalarımız yıllarca öğütlemişlerdir bizlere: "Çocuğum ıslak mermere oturma", "Çocuğum banyodan çıkınca ıslak ıslak klima altına girme", "Çocuğum terledikten sonra soğuk su içme", "Çocuğum o kadar baklavayı götürdükten sonra üzerine su içme" diye. Tabi biz eşşek sıpaları dinler miyiz? Dinlemeyiz. Tam bir gaz gelmesi anında 1-e maddesine yönelmememizle birlikte sessizliğin içinde tiz bir ses duymamız, işlerin yolunda gitmediğiniz bir göstergesidir adeta. Evet Cafer s.çmıştır, altına bez getirdir. Hemi de sulu sulu s.çmıştır.

b-) Kabızken osuracam diye g.tten pörtletenler: Bu anı tecrübe edenler her ne kadar durumu çaktırmasa da, hafiften huzursuz davranışlarıyla ve " Otursana abi" dediğinizde koltuğa otumamalarıyla kendilerini ele verirler. Bolcana silme göbek yenilmiş bir akşam yemeğinin akabinde, Playstation 3'e dalmışken s.çmayı unutan kurbanımız, osuruğu geldiğinde ayağa kalkar, yine 1-e isimli en çok kullanılan maddemize yönelir ve o anda biz farketmesek de elmanın içinden fırlayan kurtçuk gibi ucundan pörtler b.k. O şekilde kalır, yarısı içeride, yarısı dışarıda. Bunu farketmek çok da zor değildir, çok kısa süreli bir tıslama gelir ve b.kun yarısı dışarıda kaldığı için normal sessiz osuruğa göre çok daha öldürücü bir koku yayar.

Evet sevgili okurlar, aklıma geldiği kadarıyla en bilinen maddeler bunlar. Hepsi farklı bir heyecan, hepsi farklı bir tepkime koysa da sonuç ve tatbik amacı aynıdır: "İçimde kanser olacağına, k.çımda konser olsun." İşte bu yüzden milyonlarca yıllar geçmesine rağmen, yaşanan binlerce çeşit osuruk travmalarına rağmen, osurmak hala insanların birincil zevk alma ve ferahlama yöntemlerinin başında gelir. Yazdığım bu makale sayesinde umarım içinizde zortlatma isteği azalmış, hayat ışığı sönmüş bir kaç arkadaşı kendine getirebilmişimdir. Hadi o zaman hep beraber, daha güzel bir dünya için, dostluk için, barış için... ZOOOOOOOOOOOOORRRRRT ! (O "T" kısmı çok keskin bir bitişi sembol eder, o yüzden her daim tek harf olarak kullanılır.)

Yazı bittiğinde "Molly Hatchet - Let the Good Times Roll" çalıyordu.

Devamını oku >>

Superleague Formula ve Galatasaray

Şaka maka, daha iki gün evvel Formula'nın yeni sezona giriyoruz diye seviniyordum. "Hamilton mı, Raikkonen mi, Alonso mu?" diyordu dergi kapağı. İlk 8 yarış aynı bu arabaların start-finish düzlüğünden geçişleri gibi hızlı geçti ve sonuç itibariyle de hiçbiri 1. değil şu an. Raikkonen diğerlerine göre en şanslısı ama Alonso gibi usta bi pilot için gerçekten zor bi sene. 2 sene üst üste şampiyon otomobili çıkaran Renault, bu traktör gibi tıngır mıngır ağır çekimde giden dandik R-28'i nasıl yapmış anlayabilmiş değilim. Yani benim bildiğim eski arabanın üstüne bişeyler eklenir. Bu adamlar her sene en baştan yapıyor. Tabi benim gibi bi y.rak kafalıya burdan konuşması kolay. Ne hesaplar dönüyor anlamadan konuşuyorum. Ama Formula liginin en istikrarlı takımı Alonso'suz bi sene geçirince bu kadar mı çöker kardeşim? Alonso dediğin adam şimdi geldi diye senle bi ömür kalmayacak ki. Hadi şimdi arabayı gelecek seneye takımla hazırladığı için mecburen durur. Lakin ondan sonrasının garantisi yok işte. Kan kırmızı Ferrari'nin cazibesine kim dayanabilir? Briatore'dir, yaşı kemale ermiş, kendini Formula'ya verir diyorsun, 70 yaşındaki adam daş gibin karıların peşinden koşuyor, kalp krizi geçiriyor ondan sonra. Be mübarek, ben bile görsem kalbim dayanmaz, senin kalbin nası dayansın Heidi Klum ve akabinde gelenlere?

Motor sporlarına girmişken, en az Formula kadar eğlenceli diğer kol Moto GP'ye de şöyle bi yaklaşık sezon ortası bakışı yapmam lazım. A-Style isimli konumda, "Rossi sanırım şampiyonluğa doydu ve bundan sonra Moto GP'de pek bi halt yiyemeyecek korkarım ki" demişim. G.t oldum ve g.t olduğuma hiç bu kadar sevindiğimi hatırlamıyorum. Adamın içinde hiç sönmeyecek bi meşale varmış meğerse. Sezonun ilk yarışından sonra bwin'de 1'e 12 alan Rossi, şu an en düşük oranları alan kişi. Neredeyse kendini hiç kasmadan podyuma çıkıyor ve bu kadar başarıya rağmen hala kırılacak bi yığın rekor olduğunu gösteriyor bizlere. Göstermekle kalmıyor, podyumda ödül veren hatunların üstüne şampanya patlatıyor ve pist dışında da rekorlarını geliştiriyor (bkz. en çok hatunun üstüne şampanya patlatan adam)

Motor sporları manyakları, bazılarının "dolap beygiri gibi deli deli dönen araçlar" şeklinde tabir ettiği bu araçları, 500 tur atsalar dahi izlemekten sıkılmaz. Çünkü işin teknik kısmını bilirler. Bu yüzden de yeni bir organizasyona imza atılıyor: Superleague Formula. Valla düşünenin ve bulanın hatunsa ağzını öpecem. Ne de güzel düşünmüş. Dünyanın en kaliteli takımlarından bir kısmının (AC Milan, Anderlecht, Borussia Dortmund, Corinthians, FC Basel, Flamengo, PSV Eindhoven, Rangers, Sevilla, Porto, Olympiacos) kendi araba dizaynlarıyla yarışacağı bu son derece heyecanlı organizasyonda, tahmin edeceğiniz üzere Türkiye'nin efsanesi, ilklerin kulübü Galatasaray da yarışıyor. Bu haber beni tam anlamıyla iki kat manyağa çevirdi, sevinçten. Dünyanın en büyük kulüplerinin pistlerdeki taktik savaşlarına tanık olmak nabzımı bundan bi yıl önce iki katına çıkarmıştı ve şimdi Ağustos'a neredeyse 1 ay kaldı ve neler olacak, çok meraklıyım.

Bütün kulüplerin arabasına tarafsız gözle bakmaya çalıştım, tabi sadece dizaynlarına. Motor kapağını açıp bakacak halim yok. Zaten açsam da bi b.k anlayacağımı sanmıyorum. Ama tasarım olarak, en çok bizim arabanınkisi hoşuma gitti. Normalde elin tavuğu ele kaz gözükür bilirsiniz. Ama bu araba, kullandığı renkleri ve çizgileriyle tam anlamıyla pistlerde görmek isteyeceğim türden. Bir de Flickr'da albüm oluşturmuşlar, oraya bakıyordum da, Jason Tahinci'yi gördüm. Hani şu babası Mümtaz sayesinde GP2'de kendine yer bulan, ama motor sporları adına zerre yeteneği olmayan adam. Petrol Ofisi takımında elin Pantano'suna bel bağlamıştık bu denyonun yüzünden. Zaten Pantano da PO takımının başına gelebilecek en kaliteli pilottu. Öyle bi pilotu nasıl yakaladılar takıma diye hayret etmiştim bayağı bayağı. Gerçi elimizde fazla durmadı, çakallar hemen kaptı. Jason apayrı bi olay zaten. Yarışı kazasız bitirdiğinde ülkede haber oluyordu. Nesi gurur vericiyse. Ne kazandıysa Pantano'yla kazandı bu takım.

Petrol Ofisi takımının içine s.çan Jason Tahinci, evet sevgili okurlar Galatasaray'ın Formula arabasının içinde duruyordu. Her zamanki o sinir bozucu sırıtışıyla hem de. "Ulan belki de öylesine oturtmuşlardır" dedim. Lakin her baktığım 3 fotonun birinden, okul gezisinde her fotonun içine giren fırlama çocuklar gibi bu lavuk fırlıyordu. Böyle büyük bi organizasyona, böyle bi beceriksizi getirmek hangi sivri zekalının işi bilmiyorum ama Mümtaz yaptı yine yapacağını. Sivri zekalılar bitmiyo ki. Ayrı bi sivri zekalı da Jason'la arabanın seviştiği resimlerden birinin altına "Local Turkish Hero" yazmış. "Yerel Türk Kahramanı" da ne demek lan? Belli bi sokağın kahramanı herhalde. Cevval hocamın bahsettiği, daha hiç teknoloji görmemiş bi kabile var ya, onun Türkiye şubesi varsa anca orda yerel bi Türk kahramanı olabilir bu tırışkalıkla.

Neyse artık, ipler çekildi bi kere. Galatasaray'ın böyle bi organizasyonda iyi sonuçlar yakalamasını en az şu sıcakta hepinizin denize girip, deve güreşi yapmak istediğiniz kadar istiyorum. Ama dediğim gibi bu Tahin Pekmez'le biraz zor olacak gibi gözüküyor. Neyse ki, motor sporları pek öngörüyü s.klemeyen türden bi spor. Ne derseniz tersi çıkıyor. Adam resmi Formula dergisinde 100 sayfa analiz yapıyor "Şunun rüzgar tüneli testleri, bunun kış antrenmanı, öbürünün arka kanat parçacığı" diye. Ama bi bakıyorsun liderliği beklemediğin bi adam üstleniyor. Bu yüzden tüm kalbimle Ağustos'taki yarış sezonunu ve Galatasaray'ın podyumunu heyecanla bekliyorum.

Ek-1 : Herşeyi g.te yumurta dayandığında hallettiğimiz gibi yayın haklarında da aynı çözüm yöntemini uyguladık. Yarışa 3 gün kaldı ve yayın hakkının Show TV'ye ait olduğu yeni belli oldu.


Yazı bittiğinde "The Cowsills - The Rain, The Park & Other Things" çalıyordu.
Devamını oku >>

"Feed Your Head"

Son 1 aydır neredeyse 10 saat boyunca yaklaşık 35 - 40 derece sıcaklıkları arasında seyreden bi odada bulunuyorum. Durması aşırı derece zor tabi, durulacak gibi değil. Bilgisayar aşkı falan da sökmez buradaki sıcaklığa. Başşaklarından vücüdünün en ücra köşesine kadar terlemedik noktan kalmıyor. Sauna babında 15 dakika durup çıksam ben de severdim elbet, ya da içerisi çok sıcak diye üzerinde ne varsa çıkaran o klasik ama vazgeçilemez sauna hatunları olsaydı yanımda. Ama böyle bi yerde 10 saat boyunca bilgisayar başında durmak insanı tam anlamıyla hoşaf kıvamına getiriyor. Bir Formula pilotunun bir yarış boyunca verdiği kadar sıvı veriyorum. (Yaklaşık 1 Litre).

Kavurucu sıcaklık insanın g.tünü oturduğu koltuğa kaynatıyor adeta. Yerimden kımıldayamıyorum. Oturdukça daha fazla yoruluyorum. Bi tane vantilatör var, sözüm ona serinletsin diye koyulmuş. Korkmayın, "Kendini bile soğutmuyor" bayat esprisini benden asla duymayacaksınız. Bu vantilatör ayrı bi cins, ayrı bi devrim. Odadaki sıcaklığı iyice yüzüne yüzüne savuran türden bir hava akımı yaratıyor. Psikolojik bi ferahlık bile vermiyor. Haliyle göbekten aşağı doğru çığ gibi yuvarlanan ter, ufak bir parmak darbesiyle sıyrılıp, yanında oturan gardaşın üstüne fırlatılıyor. Sıcağın eğlencesi de bu, ne kadar eğlence denilirse. Ter fırlatma oyunu.

Ç.k kadar şeklinde tabir ettiğimiz (aka title Çükan çükamanje) bu konserve kutusu şeklindeki odada tam tamına 3 adet bilgisayar açık duruyor ve odanın doğal halindeki demiri eritici sıcaklık yetmezmiş gibi, Naziler tarafından fırına sürülen Yahudiler kıvamına geliyoruz.

Beynim üzerine koskoca bir elektromanyetik mıknatıs tutulan harddisk şekline dönüşüyor her saat başı. Bu sıcaklıkta durduğum sürece beynim kendine fiziksel format atıyor, veriler bi daha geri dönmeyecek şekilde. Gözümün önünde bi format ekranı canlanıyor. Masmavi, üstündeki format ilerleme çubuğu sarı renkte. Yüzde 25'i silindi diyor, aha 26 oldu. Sabahlar olmuyor, geceler doğmuyor. İyice hödükleştim. 1 aydır soğutucu alacaz, ama üşengeçlikten onu bile yapamadık. Gavurun encüğü gibi yandıkça yanıyoruz.

Artık blog yazmaktan da geçtim, yemek, su, internet dahil herşey bi tatsız gelmeye başladı. Bundan bi ay önce her gün blog yazarken şimdi elimi klavyeye dokunduramıyorum. Aklıma bi yığın yazı geliyor, lakin bu sıcakta oturdukça yorulma durumu hiçbir şey yapmama izin vermiyor. Eve arabayla gitmeme rağmen sürüklene sürüklene gidiyorum sanki. Dünyanın yükünü Atlas değil de ben taşıyormuşumcasına. O kadar ağır işte çalışan adam yorulmuyor ama bulunduğum yerdeki sıcaklıkta 10 saat g.t büyütmek hepsinden daha yorucu oluyor. Vücudumdaki su seviyesinin iyice azalmasından olsa gerek, çişimin rengi bi acayip koyulaştı. Su içemiyorum ki mübarek. 2 bardak içip yanıma koyuyorum, 5 dakika sonra baktığımda abdest suyundan beter olduğunu farkediyorum.

Artık deli-kanlılıktan, sıcak-kanlılık dönemine geçtim. Aklıma şu "Guguk Kuşu"nda sürekli "Yorgunum,yorgunum" diyen deli herif geliyor, gülüyorum. Benim de beynimin formatı nihayetine erdiğinde dönüşeceğim yaşam formu bu sanırım. Sebepler farklı olsa da, herkesin ulaştığı ve üzerinde yürüdüğü nokta ortak. Bu yüzden de her gün birbirimize tahammül etmek için bahaneler uyduruyoruz. Çünkü sosyal ve sıcak-kanlı varlıklarız değil mi?
Devamını oku >>

Lupin the Third (1971 - 1980)

Şu MTV'nin anime gecelerine adapte olamamama (bu ne lan?) acayip üzülüyorum, öyle böyle değil. Hatunların ayrı bi güzel, ifadelerin ayrı bi derin, maceraların ayrı bi coşkulu yaşandığı bu japon çizgi filmleri dünyada çılgınlık halini almış durumda. İnsanların animelere karşı apayrı bi el pençe divan duruşları var. Ara sıra izlediğim oluyor ama sürekliliğini getiremedim. İşte arşivciliğin en kötü yanı da bu. "Nasıl olsa elimde vardır", "Takar playera izlerim bi ara" şeklinde söylemlerden sonra unutulan anime ne TV'de, ne de playerda izlenebiliyor. Yalan oluyor genelde.

Yalanım olmasın, bundan tahminimce 4-5 ay önce TV'de Lupin the Third isimli animeye denk geldim. Heh, bildiğiniz Arsen Lüpin soyunun 3. jenerasyonu. Arsen Lüpin'i biliyosunuzdur herhalde, bilmezseniz kafanıza odunu gömerim vallaha. Dünyanın en meşhur hırsızıdır kendisi. 3. Lupin de en az onun kadar başarılı ve komik bir hırsız. Hikayenin genelini kaplayan da Lupin ve kankalarının birlikte dünyanın envai bölgelerini rahat rahat söğüşlemesi. Kankalar da en az Lupin kadar evlere şenlik diyebilirim : Gözlerini kırk yılda bir görme fırsatını yakaladığımız gangster bozuntusu bir tipe sahip ve silah konusunda Lupin'den aşağı kalmayan Jigen, sürekli samuray elbiseleriyle dolaşan safkan Japon, 1. dereceden katana ustası Goemon. Bu iki kankadan benim her zaman ilgimi kılıçla yarattığı mucizeler ve üstün tekniğiyle Goemon çekmiştir.

Söz konusu anime olduğunda, o güzel eşşek kadar iri gözlü, koskoca göğüslü çekici hatunları görmemeyi aklından bile geçiremez insan. Esas oğlanımızın abasını yaktığı bir Fujiko gerçeği var. Hatunu da öyle bi çizmişler ki, ben bile gerçek alemden bi insan olarak hasta oldum. Bi kadında fiziksel olarak aranılan bütün özellikleri taşıyor desem yalan olmaz. Ses tonu da zaten ayrı bi iç gıcıklayıcı. Fujiko için ne nötral, ne de taraflı demek pek doğru olmaz. Paraya en az Lupin kadar düşkün olduğu için mangır neredeyse oraya yuvarlanan türden biri. Bu yüzden kimi bölümlerde Lupin'le aynı cephede çarpışırken, kimi bölümde de dünyanın en değerli elmasını elde etmek için Lupin'e karşı akıl oyunları oynuyor.

Siz Tüurklery ne diyoğğ? Heh, evet bu ülkenin polisi vardır. Tabi ki, polis her ülkede standarttır. Bu adamlar bu kadar işi elini kolunu sallaya sallaya yapmıyor. Öyle olsa herkes hırsızlık yapardı. Hikayemizin sonuncu başrol oyuncusu da Lupin'in peşinden şehir şehir, ülke ülke koşan Dedektif Zenigata. Hırsız polis ilişkisinde duygusallığa yer yok diye kim demiş? Her ne kadar Zenigata Lupin'i sürekli kovalasa da bir süre sonra onu hayatının eğlencesi olarak görüyor ve aralarında ufaktan bir arkadaşlık bağı ve aşırı memati durumlarda birbirlerini kollama vaziyeti oluşuyor. Tabi bu duygular ekstrem durumlarda ortaya çıkıyor. Zenigata, Lupin bütün dünyayı soyup soğana çevirmesine rağmen onui öldürmeye çalışmıyor. Derdi sadece zarar vermeden tutuklamak. Ama bir yandan da Lupin'i yakaladığında hayatının eğlencesinin biteceğini düşündüğünden yakalamaya korkuyor. Böyle de cins bi polis. Zaten Lupin'i öldürmeye çalışan adam kontenjanı bol. Bi de bu dedektife gerek yok. Koskoca mafyaların aralarına sızıp hırsızlık yaptıklarından bıçağın ucundan Semih'in son dakika golü gibi dönüyorlar genelde.

Lupin'in neredeyse hiçbir konuda zaafı yoksa, güzel hatunizade Fujiko haricinde. İşte onu görünce tekleyen, ne yapacağını şaşıran türden bir hırsız. Bu yüzden de ikisinin karşı cephelerde bulunduğu zamanlarda Lupin'i zaafından yakalayan Fujiko onu her seferinde alaşağı ediyor. Dünya malı dünyada kalır derler, ne de güzel derler. İster Lupin çalsın, ister Fujiko, o para yüzde 90 ihtimalle bölüm sonunda hayır etmiyor ve bi şekilde gidiyor. İyi ki de gidiyor. Hırsızımız paranın dibine vurup zengin olsaydı, işi bıraksaydı, dizi için bu kadar bölümü çekilir miydi?

Lupin the Third, Snek'te gün içinde 2-3 gösterimle oynuyor. Ayrıca uzun metraj da isterseniz, bir Hayao Miyazaki klasiği Rupan sansei: Kariosutoro no shiro da var. He gurban bi de resmi site olarak www.lupinofficial.com var.




Yazı bittiğinde "Manic Street Preachers - Underdog" çalıyordu.
Devamını oku >>

Weird Al Yankovic - Smells Like Nirvana

Weird Al Yankovic isimli manyağı ilk olarak biraz sonra aşağıda izleyeceğiniz klibiyle tanımıştım esasen. Klibindeki yüksek miktardaki manyaklık sebebiyle beynimin bi yerlerine kazındı. UHF isimli filmindeki TV dünyasına karşı uyguladığı skertici komediyle de gönlümde apayrı bi yeri oldu. Özellikle o filmde tanışma şerefine eriştiğim Conan The Librarian
tiplemesi oldukça zekiceydi. Kitapları geç getirdiğinizde elinde baltayla sizi ortadan ikiye yaran bi kütüphaneci düşünün. Aslında her kütüphaneye lazım gibime geliyor. Weird Al Yankovic'ten kısaca bahsetmek gerekiyorsa, bu tür kelime oyunlarıyla insanları eğlendirmeyi oldukça seviyor. Ama son zamanlarda gördüğümüz Scary Movie türü garabetler gibi boyundan büyük, altında ezildiği filmlerle dalga geçiyormuş gibi yapmaya çalışmıyor, gerçekten dalga geçilecek konuları ve durumları bulup arkasını sağlama alıyor. E haliyle insan tanıyıp da tanıdığına pişman olduğu belli başlı videoları ve şarkıları bu eleştirel süzgeçten görünce orgazm olabiliyor.

Esasen dalga geçtiği şarkılar gerçekten önemli olsa dahi, sözlerinde ve kliplerinde kullandığı üstün zekası hiçbir zaman sanatçıların altında ezilmiyor. Bu ezim bazlı şarkı ve kliplerden en iyisi şüphesiz Nirvana'yla ve birincil olarak Kurt Cobain'le dalga geçtiği Smells Like Nirvana. Nirvana'nın klibinin orjinal halinin bile aşırı derece komik durduğunu düşünürsek, bu klibin ortadan yarma potansiyeline sahip olduğunu söylemek yalan olmaz. Nitekim öyle de oluyor. Klibin hedefleri arasında en önemlisi, sözlerin de bütününü kaplayan,
Kurt Cobain'in sümsük duruşu ve ağzından çıkan, lakin içi bilyeyle doluymuş gibi anlaşılmayan sözler. Bu bilye olayı görsel olarak da klibimize tezahür ediyor. Bunun yanında hademenin orjinal klipteki komik davranışları, aynı hademe tarafından geyik klibinde daha da komikleştiriliyor. Buradan da aslında bu klibin savaş değil, salt eğlence amaçlı çekildiğini anlayabiliyoruz. İlk klipteki saçma sapan hareket eden insanlar bu sefer iyice çığrından çıkarılmış. Herkes birbirinin kolunu, bacağını, kafasını kopartıp sağa sola fırlatıyor, gitarlar lastik gibi esniyor, davulcumuzun manyak hareketleri duble aymazlaşıyor. Lakin Yankovic ağzına doldurduğu suyla gargara modunda solo attığı zaman hepsi bu mükemmel solonun gerisinde kalıyor ve müzik tarihinin en ilgi çekici sololarından birine şahit oluyoruz. Anlatmaya kalkınca anca bu kadar oluyor. İzleyince bunun gibi birçok noktaya tanık olacaksınız. Alacağınız lezzeti iki katına çıkarmak adına önce buradan orjinalini izleyin, akabinde aşağıdaki videoyu izleyince de klibin neredeyse eşelenmemiş hiçbir yerinin kalmadığını görecek ve hafif bi Weird Al Yankovic hayranlığı kazanacaksınız.




Harun Aydın'a Weird Al Yankovic'ten ötürü bir kez daha teşekkür ediyorum :)
Devamını oku >>

Bu Kupon Herkesi Satın Alır !

Bahsetin Abi'ye bakıyorum da uzun zamandır, hiç bahisten anlamıyor. "Bu kupon karıyı boşatır" dediği kuponlar bile fındık fıstık parasından ötesini vaad etmiyor. Tayyip'in de halkımıza buyurduğu gibi "Ticaret risktir, zengin olmak için risk almak gerekir." Ama ben işinizi ne riske, ne de şansa bırakmayacağım. "Bankoooo bankoooo" diye bahisçilerin k.çını yırtarak pohpohladığı kuponlara son. Artık tek maçtan yatmayı unutun! Binbir maçın içinden hangi sounucu takip edeceğinizi şaşırıp, saçınızı başınızı yolmayın! Bugün tek maç üzerinden zengin olma günüdür.

Bahisçilerin tabiriyle "Ya ölüm ya istiklal" şeklinde hitap ettiğimiz bir maça çıkıyoruz. Heyecanı 2 katına çıkarmak için de bahis oynayacağız. Hedefimiz köşeyi dönüp, bütün milleti satın almak olduğu için Betandwin'den multi bahis yapacağız. Kağıdı kalemi hazırlayın, toplanın yamacıma. Almanlar gibi kazanıp, resimdeki Almanlar gibi sevineceğimize hiç şüpheniz olmasın.

Maçın ilk 15 dakikasında takımların defansa kayıp, karşı takımı yoklayacak olması sebebiyle gol olmayacağını sansanız da, aslında bu boşluktan yararlanan her iki takım da birbirine gol atabilecek. İlk 15 dakikada en az 2 gol olacağını düşünüyorum (15.00). "Doldur boşalt, doldur boşalt" şeklinde bi hareketi vardır Fatih Terim'in bilirsiniz. Zaten kameramanlar onun hareketlerinden başka bişeyi çekmiyor. 45 dakika sahayı gösteriyorsa kamera, 45 dakika da Fatih Terim'in üzerinde. Bu yüzden ani bi doldur boşalt akabinde ilk faulü Hırvatistan yapacak (1.85). Rüştü'yü ölçüp biçmek isteyen Hırvatistan bi müddet sonra sıkılıp bizim kaleye gelecek savunmadan, ama ani kontrataklarla gol atmaya giderken topu auta bayağı bi göndereceğiz gibime geliyor (1.55) Türkiye boş döndüğü atakların sonunda oyun disiplininden düşünce Hırvatistan yoklama çekmeye başlayacak ve bu arada ani 3 golle bizi biraz üzecekler (12.00) Tabi bu senaryosu belli olan bi maç olduğu için 2. yarıyı bekliyor ve ilk yarıyı Hırvatistan'ın önde kapatacağını, ama maçı Türkiye'nin galip bitireceğini söylüyorum (29.00). Hırvatistan ilk yarının son anında golü atıp kulübeye gideceği için buradan da 17.00 oranı geliyor avucumuza. Maç her ne kadar hızlı gidiyor olsa da elimizde aşırı darbeden dolayı tendon bağları kopmuş bir Servet'le birlikte 6 dakikadan fazla uzatmamız olacak (51.00) Türk'ün aklına sonradan gelir derler ya bu hesap, 2. yarıda ilerleyen vakitlerde 5 adet gol atacağız (15.00) Bu atılan gollerden birini Simic kendi kalesine Hamit'in yaptığı bi orta sonucunda gömertecek (34.00 x 26.00) Bunun üzerine sinirlenen Simic, "Ulan sen ne deyyus adamsın, hayatımı kararttın" diye Hamit'in üstüne gidip yumruğu çakacak. Bunu gören Servet durur mu, durmaz tabi yavrum tek başına takım. Kopan tendon bağlarıyla Simic'i boğmaya çalışacak. Tokuşan iki yumurta birden kırılacak ve kırmızı kartla oyundan defolup gidecekler (41.00) Tabi bu gol ilk yarıda olan ilk şey olduğu için taze taze bir 51.00'ımız daha olacak. Geriye kalan 4 golü de Arda hiç kendini kasmadan atacak (101.00) Bu şekilde debelene debelene giderken Arda'nın 4 golünden sonuncusu da maçın son anında atılacak ve zaferle k.çımızı yırtarcasına bağırarak kornalara kuvvet diyeceğiz (51.00)

Gördüğünüz üzere elimizde son derece banko 1 adet 1'e 36342262228493637 kuponumuz oluştu ve işin en güzel yanı da, bu geliri sadece tek bir maç üzerinden kolayca elde etmemiz. Artık aldığınız parayla ada mı satın alırsınız, yapay ada mı yaptırırsınız, yoksa Amerika'yı satın alıp petrol için Irak'a mı saldırırsınız bilemem, ama bana babanızın hayrına bi hayır duası bırakırsınız. Unutmayın, bu kuponu yapmayan dizini döver, olmadı çavuşu tokatlar.

Yazı bittiğinde "Rod Stewart - Young Turks" çalıyordu.
Devamını oku >>

Helloween - Metal Jukebox (1999)

Müzikte şu cover olayını, babasının ününün üstüne oturan insanlar gibi düşünüyorum. Önceden yapılmış bi şarkıyı alıp bi daha yaparak meşhur olmak tıpkı buna benziyor. Ama yüzde 95 oranında yeniden şarkıyı yorumlama eğilimleri hüsranla bitiyor. Erol Evgin'in oğlu Murat Evgin, Zülfü Livaneli'nin kızı Aylin Livaneli, sondaki "l" harfi haricinde adımız soyadımız aynı olan Ali Sunal gibi. Bu insanlar boylu boyunca hep başarısız cover girişimleri olup, babalarının ünlerini sömürmüşlerdir. Sanıyorlar ki, babaları güzel şarkı söyleyebilince kendileri söyleyecek ya da babaları güzel oyunculuk yapınca kendileri de sahnede fırtınalar estirecek. Halbuki gördüğünüz üzere alakası yok. Sadece babalarına küfür yedirttiren arkadaşlar bunlar. Yıllarca emek verip yaptığınız kariyeri bi oturuşta sömürebilecek aymazlığa sahiplerdir.

Anında Görüntü Show'daki şarkıyı söyleyen denyo gibi yorum farkı katabilirsiniz tabi coverınızda, güzelse şarkıya altın yıllarını bi daha kazandırabilirsiniz. Bazı tırtolar gibi de güzelim rock şarkılarını pop haline getirip, bin yılın küfürünü yemek de mümkün. Yüzde 5'lik orjinalinden daha çok tutan coverlar yok mu? Var tabi olma mı? Zaten herkes Indiana Jones'un hazine arayışı gibi hazır şarkıyı coverlayıp ünlü olma peşinde. Arada bir kaçı da vursun voleyi. Mesela Bewitched'ın Born to be Wild, Nightwish'in Phantom of the Opera, Social Distortion'un Ring of Fire gibi. Ama dikkat ederseniz bunlar orjinallerinden daha iyi demiyorum, sadece onlardan daha fazla ünlü oldular. Yani yüzeysel rockçı kesime sorsanız, bu şarkıları bunların yazdıklarını sanırlar. (Yüzeysel rockçı kesim. Bi çeşit siyasi görüş gibi. Parti olmaya çok yatkın. Yakında çıkarsa şaşmam. Ilımlı rockçılar da olabilir.)

Bu girişten sanmayın ki, şurada iki kelam da Alman ekolü Helloween'e giydireceğim. (Bi de "Alman ekolü, Rus ekolü, cart ekolü, curt ekolü" geyiği çıktı şu son Euro 2008'de. Babalar kendini spor uzmanı gibi gösterecekler ya, illa böyle kelimeler kullanacaklar. Biz de "Vayy bee, baba biliyo bu işi" diyoruz. Halbuki bizim sokaktaki çocuklarımız ekolle yetişmiyor. Kadro dizilimi diye bişey yok bu ekolde. Kahramanlık adına herkes forvet mevkiinde gole koşturuyor. 4-4-2 hak getire. Bizde sadece 10 şeklinde bi dizilim var. Kaleci hariç herkes forvette.) Ne cüret efendim, adamlar müziğe katacaklarını katmış zaten. Power Metal'in babası olarak yıllardır kendi mahsulleri şarkılarla bizi memnun ediyorlar. Diğerleri gibi cover albümle gelmedi bu adamlar buraya. Tırnaklarıyla kazıdılar. 15. yıllarında da bi tane cover albümü çıkarmışlar hayranları sevinsin diye. Fena mı olmuş yani?

Olmamış, yani fena olmamış sevgili okurlar. Gençliklerini yad edip, dinleyenleri de geçmişe götürme amacıyla yaptıkları bu özel albüm gerçekten amacına ulaşıyor. Yaptıkları yeniden yorumlamalar son derece başarılı. Çoğunuz dinlerken geçmişe gidiyor, ben de portakaldaki vitamin kıvamıma dönüyorum, bol vitaminlisinden. Bu albümde de bir kere daha anlıyoruz ki, rock pop'a coverlanmamalı, ama pop rock'a çok güzel coverlanıyor. All My Loving ve Lay all Your Love on Me yorumları bunun en güzel örneklerinden. Hocus Pocus, Juggernaut, Locomotive Breath, White Room ve Space Oddity ise albümde en sevdiğim cover parçalar. Gerçi neredeyse hepsini saydım, pek bişey kalmadı.

Albüm kapağını ve adını düşünen kişiyi de apayrı bi içtenlikle takdir ediyorum. Jukebox olayını gerçekten çok iyi düşünmüşler, her yönüyle bizi olayın içine almış babalar. Yaptıkları işleri süslemeyi de çok seven adamlardır zaten kendileri. İçi böyle coverlarla dolu bi jukebox'ı olan cafe bulsam, elimdeki 20 kaymenin hepsini bozuk paraya çevirir, takır takır dinletirim millete. Hatta elimle göstere göstere dinletirim. "Soldan 2. masaaa, bu siziin!, Sonraki cover da sağdaki masaya ait, eğlenin uleyyyn!" Bu cükbaksı çalıştıracak hiç param mı yok? İlhan Mansız'ın taksisine biner, 0-6 yaş grubu soruları cevaplar, 200 lira alır, cafedekilere aynı şarkıları tekrar tekrar dinletirim. Dinlemeyenin boynuzlarını kırarım ama, o ayrı.

Bu albüm işte böyle bi nostalji isteği yaratıyor insanda. Şu zaman makinesini yapsalar da 60'ları, 70'leri bi turlasak gayrı.

MUHTEVİYAT : 01. He's A Woman She's A Man , 02. Locomotive Breath , 03. Lay All Your Love On Me , 04. Space Oddity , 05 .From Out Of Nowhere , 06. All My Loving , 07. Hocus Pocus , 08. Faith Healer , 09. Juggernaut , 10. White Room , 11. Mexican




Devamını oku >>

The Station Agent (2003)

Etrafınızda ne kadar insan vardır, kaç tanesi gerçek dosttur bilemem. Açıkçası benim arkadaşlıklarımın pek çoğu bir şekilde elenme yöntemiyle sonlanmıştır. Çoğu insan beni rahatsız eder ama söyleyemem. Bunu söyleyemediğim için de beni dost olarak görmeye devam ederler. Halbuki ben insanların kendilerinin bazı şeyleri anlamasını dilerim. Arkadaşlık hayatında cıngar çıkaran, huzursuzluk veren türden bi insan olmadığımdan ötürü çoğu ilişkileri yüzümü unutturarak bitirmeye çalışıyorum. 10 - 15 kişinin birden toplandığı gezileri ve arkadaş ortamlarını sevmiyorum, hoşnut olamıyorum. Doğuştan yalnızlığa yatkın biriyim. 2 kişi olsun da, özü olsun diyorum. Tabi ki, bu sadece benim doğrum. Yalnızlığı gerçekten özel bulan biri için gayet makul.

Sinemada olağan üstü insanlar ve hikayeler görmemizin yanında, kendimizi, kendi hikayemizden belli parçalar görmek de acayip heyecanlandırır bizleri. Bu hikayeleri genelde yüksek prodüksiyonlu, karmaşık senaryolu filmlerde görmeyi beklemek yanlış olur. Sinema her türlü bir eğlencedir, ama minimalist sinemada puzzle parçalarının bizi oluşturduğunu görmek apayrıdır.

Minimalist diyince üzerine ufak bir açıklama getirmek istiyorum. Benim de son zamanlarda üzerine aşırı düştüğüm bu sinema kolu, hikaye olarak her zaman sadeliği seçer. Karmaşadan, uzak olduğu kadar bilgelik dolu hikayelerdir. Çıkış noktası olarak mesela bakkaldaki sıradan satış günlerini alabilir. Ama o filmde hiçbir zaman bakkallar ellerine tüfek alıp, mekanlarına saldıran yaratıkları öldürmezler. Sadece gerçek hayatta karşılaşmamız muhtemel konular geçer. Bolca sessizlik ve normalden daha az diyalog birbirini tamamlar. Normal bir Hollywood prodüksiyonunda şehri terkeden bir adam havaalanında koltuğa oturduğunda yanına da bir kadın oturur, sonra bir şekilde kamera bu kadına yönelip, adamla hayatını birleştirir. Adama yanındaki kadınla bir hayat vaad eder. Halbuki düşünün, kim bilir kaç tane karşı cinsin yanına otururuz hayatımızda, ama böyle bir durumun oluşma olasılığı gayet düşüktür. Minimal sinema da bundan fazlasını yapmaz, göz göze gelirlerse sadece bir selamlaşırlar ve herkes kendi yoluna. "Peki bu sinema beklentimizden ötesini vermiyorsa ne işe yarıyor?" diyebilirsiniz. İşte işin ilginç yanı da bu noktada, ustalık da burada. Basit ve sıradan hayatları şiir gibi anlatmak, gerçekten seyirciyi oraya alarak, insanları sömürmeden.

Station Agent da tam bu kalıplara oturan bi film. Hani parmağınızı sabunlayınca yüzük lök diye oturur ya, mevzubahis filmimiz de aynı etkiyi göstermekte. Hikayeye gelirsek, tek arkadaşı olan patronuyla tren maketi yapan bir cücenin, arkadaşı da ölünce ondan kalan miras sebebiyle New Orleans'taki harabe olmuş bir istasyona taşınması. Artık trenlerin çalışmadığı bir istasyon. Ama cücemizin aradığı yalnızlığı ve sessizliği bulması için oldukça uygun.

Evet, yalnız kalmak isteyen bir cüce ve sebepleri tahmin edebileceğiniz gibi. Toplumun cüceleri gulyabani gibi görmesi, insanların görmezlikten gelmesi, çocukların dalga geçmesi ve bunun gibi pek çok durum, onun hayattan pes etmesine sebep vermiş. Tam bir kapalı kutu. İçi öfke dolu, ama bunu kusamıyor. Çünkü kusacak veya derdini anlatacak birileri yok. Anlatacak birine ulaşamıyor, çünkü yıllardır yaşadığı tecrübeler onun insanlardan üsrkmesine sebep olmuş. Konuşmayı sevmiyor, ağzı anca kerpetenle açılacak türden biri. Fin (Peter Dinklage), araba kullanmayı da sevmiyor, tek tutkusu tren. Daha doğrusu tren yayları. Gideceği her yere tabanvay ile gidiyor, yani yürüyerek. Kader bu ya, kahramanımızın kapalı kutusunu açmak ister. Yolun ortasında giderken arabayı Olivia (Patricia Clarkson) kontrolü kaybedip üzerine sürüyor. Bunun bir kere daha tekrar etmesiyle bir şekilde ucundan muhabbet başlıyor, bir de aralarına bomboş bir mekanda Hot Dog satmaya çalışan Joe (Bobby Cannavale) katılıyor. Tanrı belki de bu insanları özellikle gönderiyor, çünkü Fin yaşadıklarından dolayı tanrıyla bile bağlantısını kesmiş.


Film ucundan bucağından bir cücenin psikolojisine giriyormuş gibi gösterse de, asıl amacı zor durumda kaldığımızda ve derdimiz olduğundan bunları paylaşacak bir arkadaşımızın olmasının çok önemli olduğunu anlatmak. Türlü türlü yalnızlıkları olan 3 doğru insanın birbirlerini bulduğunda yalnızlıklarını mükemmel bir şekilde yamaması. Ve gerçekten seni fiziksel özelliklerinden dolayı yargılamayan insanları bulduğunda kendini o insanlara rahatlıkla emanet edeceğini bilmenin verdiği rahatlık.

Hikaye neredeyse sadece bu 3 kişinin arasında geçiyor, tabi Fin'i temeline alarak. Thomas McCarthy'nin mükemmel yönetimiyle film izlerken, ruhunuzun huzurla banyo yapmasını sağlıyor. Üzerlerinde sürekli yürüdükleri tren yollarını gördükten sonra benim de gecenin bir vakti yürüyesim geldi, evin yanında da aynı şekilde boş bir trenyolu vardı, metro yapımı sebebiyle. Gecenin sessizliğinde iki elim cebimde yürüdüm öylece ve sevgili yönetmene bir daha teşekkür ettim bana böyle mükemmel bir yapım sunduğu için. Tabi süper oyunculukları için diğer 3 kafadara da müteşekkir oldum bu durumda.

Kadim dostum sevgili Harun Aydın'a da (Soyismini doğru hatırladım inşallah) bana bu filmi zamanında önerdiği için çok teşekkür ediyorum.
Devamını oku >>

Ardamax Keylogger 2.9

Küçükken salaklıkla karışık bi hacker olma isteğim vardı. Sanki çok matah bişeymiş gibi. Naparsın, en fazla para çalarsın sonuçta. İyi saklanabiliyorsan yakalanmazsın ama yakalarlarsa da tabiri caizse g.tünden kan almayı bilirler. Türkiye'de bile. Yaş alıp başını gittikçe, "Ulan bi bilgisayar bileyim yeter, bana ne elin bilgilerinden, amman sabahlar olmasııın" kıvamına doğru kayıyor düşünceler. Giderim telif hakkı, yasa masa olmayan ufak bi adada serverları kurup illegal siteler açarım daha iyi. www.emmeligommeli.com açarım mesela ordan, illegal pornosundan, zenci mallarına kadar geniş bi yelpaze.Siteye kuracağım bannerları canlandırabiliyorum gözümde.

-Zenci y.rrağıı sadece 50 dolaaaar! Bu fiyata bu kalınlık! Olacak iş değil! 

Sıkıyosa bişey desinler. Yasa yok ki. Orman kanunları bile yok o adalarda hatta. Bu internette gördüğümüz çoğu tehlikeli yasadışı siteler adalarda modalarda konuşlanmış durumda ve paraları cukkalama pozisyonundalar. Elin adamını hacklemekle mi uğraşacam böyle bişey varken. Sanal kumarhane de iyi olur aslında haa.

Gizli ya da yasak olan şey illa ki ilgi çekiyor ama. O yasak meyve kendini yedirtmek istiyor sanki. En azından milletin mail adresini toplamanın eğlencesi var. O yüzden Keylogger isimli şifre toplayıcıya bulaşıyor insan ister istemez. Zaten çoğu internet sitesine baktığımızda anonim olarak kullanıcılarının eğilimlerini toplayıp, reklama çevirmekteler. Benimkisi tabi ki reklam değil, açıkçası gönül eğlendirme. Bu Keylogger dediğimiz olay insanların bilgisayarından da sürekli görüntü gönderdiği için çok komik şeylerle karşılaşabiliyorsunuz. Özellikle Deep Freeze türü program kullanmayan internet cafeler kütür kütür şifre ve görüntü gönderiyor. MSN'de alaturka muhabbetler mi dersin, yoksa "Penisim küçük ne yapmalıyım?" şeklinde gizliden arama yapanlar mı?

Çok yere kurdum bu zamazingoyu, çooook. Ne zamandır kurmamama rağmen hala şifreler akıyor elime. Ben ki 2 haftada bir format atan bi adamım. Millet o 1 yıllık hacamat olmuş işletim sistemleriyle nasıl çıldırmıyor merak ediyorum. Hz. Eyüp bile bu kadar sabretmezdi herhalde.

- Explorer hata verdi kapatılması gerekiyor.
- Ulaaaaaaaaaaaaaaaaaaan! (Ele çekiç al) Çotark! Çot! Çot Laaaaaaaaan yeteeeeeeeeeeeeeeeeer! (Elektrikli testere) Guzzzzzzzzzzzzzzzzvıııııııııııııııhhhhhhhzzzzzzzzz! Tükettin lan beni. Benim gibi ayna gibi adamı bile dellendirdin!
(Ve yüreği öfkeyle dolan Hz. Eyüp, kendini bir Heavy Metal grubuna adar, yine ayna gibi olur. Her konserde 1 gitar kırmak onun takdir edilecek bir sabıra sahip ademoğlu olmasını sağlamıştır.)

O kadar e-mail adresi gelmesine rağmen, Allah sizi inandırsın 2 - 3 taneden başkasına bakmadım. Onları da bi açıp kapadım. Bi gençlik hevesi anlayacağınız. Başta milletin mahremiyetine girip, bi b.k yiyeceğinizi sanıyorsunuz. Ama gördüğünüz ilk kekonun mailboxındaki ezik mailleri gördükten sonra mahremiyete girme isteğiniz bile kalmıyor. Muhabbetler de bi yerden sonra sıkıyor. Üzülerek söylüyorum ki, internet cafeden girenlerden topladığım muhabbet istatistiklerine göre yüzde 90'lık kesim sadece MSN kullanıyor, onda da tanımadığı kızların adreslerini ekleyip taciz ediyorlar.

- Kaya gibi sağlam, yürek burkan : Merhaba dünya güzeli kız.
- Mrveeeee : Merhaba. Ne istiyoduuuun? Hem sen benim güzel olduuumu nrden biliooon? Hm de sn kimsiiin?
- Kaya gibi sağlam, yürek burkan : Benim kim olduğum önemli deil. Senin benimle skişip skişmeyeceğin önemli.
- Mrveeeee is offline.

Bütün diyaloglar böyle olur mu arkadaş ya. MSNden nefret ettirdiler resmen. Gerçi yazı karakterinden de kızın salak ya da kaşar olduğunu kolaylıkla anlayıp, müstehaktır diyebiliyoruz. Ama ülke olarak internetle birlikte gelişme göstereceğimize bu denli b.ktan bi noktaya gelmek beni güldürüyor.

Açıkçası gördüğünüz üzere, bi hackercılık oynama niyetiyle başlayıp, sonra insanların mahremiyetine girme isteğiyle devam eden Keylogger maceram, gördüğüm bu iğreti tablolardan sonra son buldu. Gönül isterdi ki, işe yarar bişey çıkaydı da hep güzel olarak hatırlayaydım programı. Ama en azından etik olarak vicdanınızda bi huzursuzluk yoksa ofisteki iş arkadaşlarınızın bilgisayarlarına kurup, o nemrut suratlılara karşı ileride kullanmak için koz elde edebilirsiniz. Ya da evdeki bilgisayarınızda sürekli halihazırda kurulu tutup, evinize gelen arkadaşlarınızın şifrelerini toplarsınız. En azından tanıdığın şifresini değiştirip eğlenmesi güzel olur. Tabi 1-2 kereye kadar. Ondan sonra hepsi bayıyor. Ben eğlenemedim pek, lakin belki sizin için önemlidir. Yeri geldi mi işe yarıyor.

Bu yazdığımın üzerine internet cafelere ara sıra uğramışlığınız oluyorsa, içinizde bir Keylogger korkusu da peyda olmuştur. Onun da çaresi var. Elimdeki ufak Anti-Keylogger programını da ekliyorum aşağıya. Ne idüğü belirsiz yerlerde internete girerken, bir çift tıklamayla benim gibi kötü niyetlilerden kendinizi koruyabilirsiniz.


Devamını oku >>

Yoğun İstek Üzerine Yazımın Klonunu Tekrar Yayınlıyorum

Hep içimde bi özlem var, sanki 50 yıl yaşamış da, görmüş geçirmiş bi adammışım gibi. Ne günümüzün müziklerini, ne de filmlerini beğenirim. Ben bu şekilde yakınırken çoğunuz küfredip, kanal zaplama edasında siteyi değiştirirken, "Benim kafadan veya benim kafadan olmamasına rağmen dinozor hisseden kitle" adını verdiğim azınlık güruh da aynen bana destek veriyor. Her ne kadar bu işi kendimi tatmin amacıyla yürütüyor olsam da, bir süre sonra etrafımda beni okuyan insanlar olduğunu farketmek genel olarak daha fazla güç veriyor, zındık ezme adına. Bunun yanında da arkadaki destekle birlikte sağa sola, kötü olana, sadece bana kötü gözüküp çoğu insana iyi olana sataşması daha bir zevkli oluyor. Her şey birlikte