Spiga

İşte Kene Gerçeği !

Medyamıza bakıyorum da, milletvekillerimizin gıyabında yapılan suçlamalar, hakaretler gırla. Eskiden para yetmediği için tek plağı evirir çevirir tekrar tekrar dinlerdik ya, Türk medyasından da yıllardır aynı sesler dönüp duruyor. Vekillerimizin mecliste boş boş uyuduğundan tutun da, parayı pulu ziyafetlere harcadıklarına kadar çok geniş gözüken bir plak yelpazesinin aslında tekrar tekrar dönen şarkıları bunlar. Halbuki onların çektiği acıları ben bilirim, ben bilirim.

Vekillerin aldığı maaşı çok yüksek bulanlar görüyorum, gerçekten hayret ediyorum. Tabi o paraların nerelere gittiğini bilmiyor bazı insanlarımız. Milletvekillerimiz,mecliste sorunları çözdükleri zamanların haricinde kendisini bilimsel araştırmalara adayan insanlar. Hani şu gazetelerimizin "İsveçli bilim adamları" deyip geçtiği, örtbas ettiği adamlar var ya, aslında onlar bizim vekillerimiz. Masonlar gibi, gizli bir şekilde canlarını dişlerine takarak çalışıyorlar.

Özellikle şu an üzerine çok eğildikleri bir konu var. Kulislerde 3 aşağı 5 yukarı bu konu dönüyor hep neredeyse. AKP'yi anayasa değiştiriciliği ile suçlayanlar bunları görmüyor. Ama onların gündeminin yaklaşık yüzde 90'ını kaplayan durum kene vakaları. Geçen çok yakin vekil dostlarımdan biri bana konuyu ufaktan çıtlattı : "Sevgili profesör, insanlar farkında değil ama sen bilirsin, eskiden keneler böyle değildi, yedi ceddimizi ısırdı bu keneler biz biliriz,bir kişi bile ölmüyordu.Ama vakit değişti artık,silahlı tüfekli çatışmaları bi biz yapıyoruz, bi de Amerika yapıyor. Onun haricinde herkes bilimsel teknolojileri harekete geçirir oldu. Bu öldürücü keneleri ülkemizi yok etmek isteyen dış güçlerin buraya gönderdiğinden eminiz." Ne yalan söyliyim sevgili okurlar, ben de böyle bişey tahmin ediyordum, lakin bunu söylemeye kimsenin dili varmıyordu.

Bunun üzerine derhal sevgili vekillerimizin laboratuvarlarına doğru yola koyuldum. Başta Atilla Koç olmak üzere herkes harıl harıl çalışmaktaydı. Ve tam o an yeni birşey keşfettiler kenelerin üstünde. Hepsinin üstüne bir şekilde kamera monte edilmişti ve bu keneler adeta telekulak olarak kullanılmaktaydı. Önce verileri alıp, sonra öldürüyorlardı. Birileri meclise sızma girişimi içindeydi. Acaba büyük dev Rusya olabilir mi diye içimden düşündüm. Ama o sırada vekillerimiz yeni bir şey daha keşfetti kenemizde. Kenelerin mikroskopla kameralarına baktığımızda üzerlerinde "Made in P.R.C" yazdığını gördük. Bu ibareyi küçükken görsem Paris'ten Sarkozy defterimizi dürüyor derdim. Ama sonra hem P.R.C.'nin Çin Halk Cumhuriyeti olduğunu, hem de Sarkozy'nin ülke ismini kenelerin üzerine yazdıracak kadar salak olmadığını öğrendim. Kehanetler, teoriler gerçeğe dönüyordu. Çernobil üzerine çay içen vekilimizin ruhu şad olsun, halk bi kere daha vekillere inanmamaktan dolayı mort olacaktı. Sayın okurlar, bu adamlar boş adamlar değiller, bişey biliyorlar da söylüyorlar. Yani Melih Gökçek Kızılırmak suyunu Ankara'nın musluğuna akıtıyorsa güvenerek içebilirsiniz. Hepsi pırıl pırıl, bilgi dolu, adeta suratlarından bilgelik akan insanlar.

Made in P.R.C. ibaresinin akabinde derhal China'ya koştum. Koştum dediysem uzun bir uçak yolculuğundan bahsediyorum. Ufak bir yeraltı taraması ve birkaç rüşvet koklatma işlemi sonucunda kenelerin geliştirme mekanına ulaştım. Kafamda çok önemli bir sorun vardı. Ana düşman Çin miydi, yoksa ucuz iş gücü sebebiyle bu topluluğa fason iş yaptıran başka bir ülke mi?

Bu gözleri kamaştıran mekana geldiğimde, iki departmandan oluştuğunu farkettim. 1.si kenelerimizin Çin'li ucuz iş gücü insanlar tarafından montajının yapıldığı bölgeydi. Buralarda yüksek teknoloji veyahut otomasyon hak getire. Zaten saati 5 kuruşa çalışan adamlar. Koskoca İstanbul'a yetecek kadar zehirli keneyi de sadece böylesine büyük bir topluluk montajlayabilir. Ne kadar korkutucu sevgili okur farkında mısınız? Büyük bir güç, bütün yaptıklarımızı dinliyor ve akabinde çaktırmadan bizi içten içe öldürüyordu.

Montaj bölümünün yanında da eğitim kampını andıran diğer departman vardı. Burada da kenelere özel 10 saatlik blok ders veriliyordu. Üstüne özellikle atlanacak insanların resimleri zihinlerine kazındırılıyordu. Tabi bu beyinsiz mahlukatları eğitmek pek de kolay değil. Bu yüzden Pavlov'un köpeği yöntemi, yani şartlı refleks uygulanmaktaydı. Şartlı refleks ise, evet okurlar osurma sesiydi. Bizi gerçekten çok iyi etüd etmiş bir ülkeyle karşı karşıyayız. Resmen en büyük zaafiyetimiz kullanılmaktaydı. O an ürpermem 3 katına yükseldi. Hayır hayır, diğer insanları düşünmüyordum o anda, aklım kendi canımdaydı. Zira geçen öğün tabak tabak fasulye yemiştim ve bağırsaklarımda kıpırtılar başlamıştı. Bir de bizim açık havada dolaşan insanlarımızın halini düşünün. İnsanımızın yüzde 90'ı kıçında biriken gazı dışarıda salar, çünkü kimseye kokmaz. Kokulu yapsanız da kokmaz. Evet, bu eskiden güzel bir yöntemdi, ama şu an ciddi bir tehlike.

O gazla (Hem heyecan hem de fasulyeden kaynaklı) derhal ekstra bilgi almak için konsolosluğa koştum. Bu ölüm mekanına bu kadar ısmarlama keneyi hangi ülkenin sipariş ettiğini öğrendim. Her ne kadar mırın kırın etseler de elimdeki özel el yapımı koleksiyon serisi, Bursa işlemeli meşe odununu gösterince dilinin bağı çözüldü. O an odunu göstermekle kalmayıp, kafasına indirdiğimi ve bu yüzden dilinin bağının çözüldüğü farkettim. Tahminlerimde yanılmamıştım, o ülke Yunanistan'dı. Ermenistan bu zekice planın senaryosunu yazmış ve fukaralıktan diğer bir kan düşmanımız olan Yunanistan'a yönetmek için şutlamış. Metni beğenen Yunanistan'da kayalıkların acısını çıkarmak için direktör sandalyesine geçmiş.

Buradan sonra araştırmacı gazeteciliğimi bitirdim ve sorumlu bir vatandaş olarak durumu Türkiye'ye gelip Atilla Koç'a çıtlattım. Gözleri açık uyuyormuş, ayaklarından gıdıklayınca uyandı, durumu bi daha anlattım. Birlikte gidip Tayyip'e anlattık sonra. Tayyip biraz daha duygusal davranıyordu bu kene konusunda. Geçen keneden ölen bi teyzenin cenazesinde imamın biri vaaz vermiş çok mantıklı gelmiş. Vaazda şöyle diyordu sevgili imam : "Ey insanlar, fuhuş, açık fuhuş, kapalı fuhuş, fetiş, emmeli ve gömmeli çoğaldıkça Allah işte böyle size ufak, gözle görülmeyecek musibetler gönderiyor ve sizi uyarıyor. Hiç düşünebiliyor musunuz bölye minik bir şeyin insanı öldürebileceğini yoksa?" Evet aslında bu da mantıklı bir durumdu. Ne yalan söyliyim, Yunanistan'ın parmağını farketmeden önce benim de düşüncem bu yöndeydi. Allahsızlık trend olmuş. Günümüzün modası. "Keşke öldürücü zehirli keneler yerine, iman salgısı aşılayan keneler gönderseydi Allah." diye düşünüyordum. Aklıma bir de eski Kemal Sunal filmlerindeki karpuz geçen sahneler geldi. Eski karpuzların da renkleri bi farklıydı, tadı da daha bi lezzetliydi. Şimdi renkleri apacayip bi hal aldı. Bu işi de deşsem buna benzer etkenler çıkar mıydı acaba?

"Ulan madem sorun çözüldü de niye hala bu keneler bizi ısırıp duruyor, niye hala insanlarımız ölüyor?" dediğinizi duyar gibiyim. Nafile bir yakarış değil, evet değil. Problem şu an Avrupa Mahkemesine verilmiş durumda. Ee okurlar bürokrasinin işleyişi sadece Türkiye'de yavaş sanıyordunuz değil mi? Evet aslında öyle. Bizde nasıl bir Allahsızlık trendi varsa, dünya bazında da Türk düşmanlığı trendi kol gezmekte. Kendi işlerini mahkemede çatır çutur çözen bu adamlar, iş Türkiye'nin lehine dava olunca asırlarca sürdürüyorlar davayı. Ama Türk zekası apayrı bişey tabi. Böyle bi vaka Hans'ların memleketinde olsa ortada öldürücü bi kene olduğunu bile farketmezlerdi.

Ama olsun, onların öldürücü keneleri varsa, bizim de bu denli zeki bilim vekillerimizin akıl ettiği ultra süper kene katliamcısı sülünlerimiz var. Bu sülünler ülkenin en faal bölgelerine salınmış durumda ve kenelerin bir bir canlarına okuyorlar. Ama bu beladan kurtulmamız yeni bir bela oluşturmayacak değil. Keneleri öldüren sülünlerin soykırım iddiasıyla gelen bu basit insanlara yeni bir koz vereceğiz. Pek de önemli değil. Hiç de önemli değil. Bol kenesiz günler efenim.

İşbu kurgu, güzide okurlarımdan sevgili Yeliz Kaplan'ın ısmarlaması üzerine beş kuruş ücret alınmadan yazılmıştır. Kurgudaki kişiler yer yer hayal ürünü olmakla birlikte kısmen "Based on a true story"dir. Hikaye'nin çıkış noktasını Yeliz Kaplan'a "Eskiden keneler böyle değildi, bizi sevmeyen dış güçlerin ülkemize saldırısıdır bu keneler." diyen sevgili milletvekilimiz oluşturmaktadır. Bu yüzden kurguyu oluşturmak için bana fikir veren Yeliz Kaplan ve bu ismini bilmediğim sevgili AKP milletvekiline çok teşekkür ediyorum. Şayet milletvekillerine karşı ironide bulunduğum için bana şikayette bulunan milletvekili olursa sorumluluğu Yeliz Kaplan'a bırakıyorum, evet yapıyorum bunu. Bu arada görselde kullandığım kahraman Süper Kene'dir.
Devamını oku >>

D.P.P. - 10 Parça Kıç Çatalı Seti

Ülke olarak zevk-i sefayı herşeyin üstünde tutarız. Atalarımızın bu çalışkanlığıyla, bizim ota b.ka tatil isteyen halimiz garip bir şekilde tezattır. Dikkat ettiyseniz her özel günde, "Tatil olsun da 3-5 gün kafa dinleyelim" diye ortaya çıkan güzide insanlarımız var. Korkuyorum ki yakında bu insan güruhları Kabotaj Bayramı için bile aynı istekte bulunacak. Kabotajsa kabotaj yani, bırakın gemiciler kutlasın. Siz de tanıdıklarınızın bi elini sıkıp öptüğünüzle yetinin. Pişkinlik iyice tavan yaptığı için aslında bu durum garip gelmemeye başladı. Zira ne zaman özel bi gün yaklaşsa bir tatili 9 güne bağlayıp, şehirden uzakta bi otelde daşhak kebabı yapma çalışmaları başlıyor. Yanlış hatırlamıyorsam Tayyip bunu ya bi kere yaptı, ya da hiç yapmadı. Aslında hayret ediyorum, biz ülkecek bize doğru dürüst tatil vermeyen başbakanları şutlardık. Tayyip de aynısını yapıyor ama iktidar gücü daha da yükseliyor, her iki anlamda da. Koltuktaki gücü arttıkça halkı daha iyi kanırttırıyor. Oyları bir metafor içine yükleyip, mesir macunu veya viagra diyebiliriz.

Bayramı seyranı şehirden kaçış fırsatı olarak görenlerin yanında geleneksel ailelerimiz de var tabii. Çok severim kendilerini. Her ne kadar anaç duygulara sahip olmasam da, bayram günlerinde, tatil günlerinde o evlerde verilen anlı şanlı, 32 kişilik ziyafetler beni mest ediyor. O günlerde evlerin içinde apayrı bir koku, apayrı bir dostluk oluşuyor gibi. Evin çalışkan annesi çatalları sadece 32 kişiye göre ayarlamışken, kokuyu da alan içeri dalıyor. Sokağın en hamarat kadını ziyafet vermiş, aç göbekliler kaçırır mı? E oldu mu size 42 kişi?

Evin hanımı her ne kadar ayağını yorganına göre uzatıp, evde 32 tane çatal olduğu için 32 kişi çağırmayı düşünse de, istenmedik misafirlerin geleceğini akıl edememiştir. 32 kişi gelse bile yemek her zaman 64 kişilik olur ama çatal öyle olmaz sevgili okurlar. Zor durumda, biçare kalan ev annelerimizin bu özel günlerdeki sorunlarını görmezden mi gelseydim? Güldürmeyin beni Allah aşkına, ben kayıtsız kalamam. İşte bu yüzden özel üretim 10 parça kıç çatalı setimi sunuyorum sizlere. Gelelim ürünümüzün özelliklerine.

Görmüş olduğunuz kıç çatalı seti kesinlikle paslanmazdır, yıllara meydan okuyacağına kesinlikle emin olabilirsiniz. Sıradan bir Alman ya da Fransız malı çatal 10 yıllık mukavemet gösterirken, bu kıç çatalı seti kendini yenileyen bir dokuya sahip olduğundan 70-80 yıl sorunsuz kullanılmaktadır. Yüksek mesafeden yere düşme durumunda "Çatal kırılması" diye tabir ettiğimiz durum oluşsa da, doku yenilemesiyle 2 gün sonra yepyeniymiş gibi tekrar ziyafetlerinizde kullanabilirsiniz. Dikkat ettiyseniz çatalın uç kısmı biraz kıllı gibi gözüküyor. Tabi ki kıl değil o. Çatalın dil epitel hücreleriyle daha iyi bir etkileşim sağlaması ve o ağızdaki nahoş tadı alıp, yerine bahar tazeliği verilmek suretiyle en son yapılmış bilimsel çalışmaların ürünüdür. Yaklaşık olarak mentol kokuludur.

Üretim bandından tutun da,paketleme safhasına kadar pek çok özel işleme tabi tutulmuştur. Tam anlamıyla hijyeniktir. Dünya Temiz Çatallar Birliği'nin tam teşekküllü pislik testinde 10 üzerinden tam not alarak,bunu başaran ilk çatal seti olmuştur. Üzerinde bulunan özel koruyucu maddesi sebebiyle özel bulaşık deterjanlarıyla ovmanıza hiç gerek yoktur. Sadece üzerinden su geçmenizle birlikte, yemek artıklarının çatalın üstünden kayıp gittiğini kolaylıkla görebilirsiniz. Gerçekten ev hanımları için büyük kolaylık!

İddia ediyoruz,bu ürünü aldığınızda eski çatallarınıza bakıp "Ulan ben eskiden bu dandik şeyi mi kullanıyordum?" diyeceksiniz ve evinizdeki bütün çatalları bu özel üretim 10 parça kıç çatalı ile yenileyeceksiniz. Biz de sizin kullanım tecrübeleriniz ve geri bildirimlerinizle birlikte ürünümüzü gelebilecek en iyi haline getirmek için canla başla çalışacağız.

Teknoloji, bu üründen daha ötesine hala gidemedi. Silikon Vadisi'nin bile ağzını beş karış açık bırakan bu mucizevi ürünü almak istiyorsanız sadece aşağıdaki PayPal tuşunu kullanıp, istediğiniz miktarı yatırmanız yeterli! İşte bu kadar basit! Siz sadece ücreti yatıracaksınız, kargosu ve KDVsi bizden karşılanacak! Durun, daha bitmedi! Eğer bu ürünü 24 saat içinde alırsanız yanında özel ziyafetleriniz için 5 kilo Adem Elması veriyoruz, bu güzel çatallarla şenlik içinde güzel muhabbetler yapabilmeniz için. Ürünümüz stoklarla sınırlıdır, bu yüzden acele etmenizde fayda var, zira gelecek stoğu beklerken sabırsızlıktan ölmenizi istemeyiz. Bu Bir Deli Profesör Pazarlama girişimciliğidir.

Referansımız : Abidullah Gül'ün First Lady eşini gördüm geçen.Dolmabahçe'deki tarihi eserleri toplatıp,köşke doldurtacakmış,Tayyip'in eşi Emine'yi kıskançlıktan çat çat çatırdatmakmış amacı.Biliyorsunuz araları limoni.Ben de gittim Hayroş'a,"Amaaaan Hayroş" dedim.Aramızdan su sızmaz da."Bu eski püskü şeylerle mi kıskandıracan Emine'yi" didim.Bende teknolojinin son ürünü kıç çatalları var,al bunlar benden numune olsun.Dolmabahçe'nin o döküntü çatalları Emine'ye yaraşır." didim.O da pek bi sevinerek aldı.Para uzatmak istedi ama elimi göğsüme iki kere vurarak "Bendensin." didim.Pek sevindi gariban.Beğenip dostlarına da reklamını yapmış ürünlerin sağolsun.Bunların tanıdıkları,torunları torlakları,ziyafetleri bitmez zati.İyi oldu iyi.








Devamını oku >>

Jethro Tull - Teacher

Rock 'N Roll'un bolca flüt partisyonlu efsane babaları Jethro Tull'un İstanbul ve Ankara'ya gelmesine az kalmışken ben de konunun üstünden bi geçeyim dedim. Gerçi İzmir'de yaşayan biri olarak hafiften kırıldım onlara. Ankara'ya bile gelen grubun, İzmir gibi bi güzelliğe illa ki uğraması gerekirdi. Tarihler belli olmadan önce iddiaya girmiştim Metin Yazıcı isminde müzik delisi, dinlediğim pek çok grubu sayesinde keşfettiğim kişiyle. Şayet Jethro İzmir'e gelse biletler beleş olacaktı. Yani o ısmarlayacaktı. Ama adam yılların tecrübesi,gelemeyeceklerini anlamasa böyle bonkörce bi iddiaya girer miydi? Girmezdi. Umut fakirin ekmeği. İstanbul'dakine de giderdim gitmesine emme geldikleri tarih o kadar b.ktan bi tarih ki.

Neyse şöyle bir 70lere inelim. Sex, drugs and rock'n roll ayarına girelim diyorum. Jethro Tull'un Fransa'da sergilediği Teacher şarkısı performansı. Öyle bi tını var ki bu şarkıda, ilk dinlediğiniz anda garip bişeyler hissettiriyor. Her şarkı yapamaz bunu. Müzikten tutun da kıyafetlere malumunuz herşey döneminin yansısı. Ian Anderson baba da kıl yumağı gibiymiş o devirlerde. Kıldan gözükmeyecek, o derece. Gerçi 70lerde hippi gibi dolaşmayanı dövüyolardı, hiç adam gibi bi giyimli grup görmedim. Özellikle bu klibi her izlediğimde basçı beni benden alıyor. Dümdüz uzun saçlar ve tamamlayıcı aksesuar olarak yuvarlak çerçeve gözlüklerle hippinin alası niteliğinde. Kafayı bi sağa bi sola sallıyor, ama ciddi duruşunu bozmadan. Kameramanın alttan çekiş açılarıyla basçımız ortada bir ot tüttürülüyormuş havası hissettiriyor. Zaten bi o eksik. Rolling Stones gibi sahnede ellerinde otları da tüttürseler tam olacak.

Kameramanın çekim açıları beni mest etti. Klip boyunca sürekli olarak yaptığı zoom in-zoom out devinimleriyle zaten eli kolu yerinde durmayan Ian Anderson'ı hiç takip edemiyoruz. Aslında herkes durduğu yerde kımıldanıyor, ama kameraman sağ olsun adamlar bi sağa, bi sola uçuyormuş gibi gözüküyor. Anlaşılan artık düğün kameramanlarının bile kullanmadığı bu yöntem 70lerde bolca kullanılmaktaydı.

Ian babanın bi bu eski haline baktım, bi de 40 yıl sonraki günümüzdeki haline baktım, bi garip oldum. Adamın kafada saç kalmamış, gobee salmış. Enerji hiç bitmemiş tabi. Keli bandanayla kapatıp ülke ülke gezmeye, flüt sololarına devam. Daha da bitmez bu enerji.

Lafı da fazla uzattım bi klip için. Aslında dünyanın en iyi 3 albümü arasına giren albümünü incelemeyi düşünüyordum bu aralar ama o hazineyi daha sonraki entrylerden birine atıyorum. Bu konseri izleyip ısının ilk önce. 3,2,1 Action!




Devamını oku >>

Beyin Güreşleri : Part I

Sağ Lop : Merhaba abi.
Sol Lop :
Merhaba güzelim. Nedir sebeb-i ziyaretin acaba? Karmaşık bir integral sorusuna kafa yorduğum şu anda beni rahatsız ettiğine göre geçerli bi sebebin olmalı.

Sağ Lop :
Söyleşi yapıyorum abi. Biliyorsun bu tür yazınsal şeyler benim ilgi alanımdır. Aynı kafatası içinde yaşıyoruz, e röportaj yapacak bi sen, bi de cinselliği uyaran orta lop var. Ona gitmeyi pek selametli bulmadım. Zaten ne sorsam .m, s.k, ç.kten başka bişey demiyor. Hadi sen yine Cahit Arf gibi lopsun. Görmüş geçirmişliğin var hani. Tabi mecazi anlamda. Gerçek anlamda olanı ben romantikliğimle ayarlıyorum ama zevkini orta lop yaşıyor.

Sol Lop :
Amaaan, yemişim integrosunu, şöyle biraz dinlendireyim nöronları da. Yalnız bu sol lop sağ lop diye her satırda yazmak zayiat be güzelim. Bilirsin ben iki kuruşun hesabını yapan bi lobum. Buna kısaltma koyalım.

SL :
Abi iyi güzel diyorsun, onu ben de düşündüm. İkisinin kısaltmasını alınca yanda gördüğün gibi hangimiz sağ, hangimiz sol pek anlaşılmıyor.

SL :
Evet, haklısın da herşeyi de ben düşünemem ki, başka bişey tak o zaman.

Sağ :
Böyle nası abi iyi oldu mu?

Sol :
Ah be çatalkaram çingenem. Bizim hangi ülkedeki insanların beyni olduğumuzu unuttun mu? Bu bölünmeler, yönlerin mecazi kullanımları yüzünden kaç kişi kafasına, dolayısıyla bizim bulunduğumuz mekana zopa yedi. Daha geçen bizim eleman işçi bayramı kutlamalarına katıldı, onun yüzünden epey bi hasar gördüm zaten. Acımadılar vurdular, .pneler. Keşke Celalettin Cerrah'ın lopu olsaydım. Lopunu s.ktiğim.

Ormantik :
Abi o zaman şirinlerdeki sıfatsal sistemi kullanmaktan başka çare kalmadı. Ben romantik olayım, sana da Zeki diyek. Olur mu?

Zeki :
Hafiften bi Zeki Demirkubuz'a kaçıyor ama olsun bakalım. Salak herif, bi de romantik yazmayı bilsen süper olacak. Ormantik yazmış hey Allah'ım. Kısaltacaktı sözde, açılımını yazmış bi de. Niye yanımda da benim gibi zeki bi lop olmaz? Çok yalnızım be Atam,çok yalnızım be Atam!

R :
Ağzını bozma abi ayıp oluyo ama, al düzelttik işte. Klavyeye girdisini yaparken aceleden yanlış basmışım tuşa, yoksa bilirsin yazınsal eserlere senden daha fazla ilgiliyim. E, bizim sahibin mala vurması için böyle şeyleri algılayıp daha sonra arşivde tutmam gerekiyor. Hem düşün, bir beyinde 2 zekasal lop olsa, hiç bi insan s.kişmeyi, gönül ilişkilerini, aşkı, meşki düşünmezdi. Öyle olunca da kimse hamile kalmazdı, soy sop tükenir, haliyle lop da olmazdı. O vakit neye yarardı sizin gibi teknolojik loplar tarafından üretilmiş elektronik cihazlar? Bunlar hep dişi varlıkları baştan çıkarmak adına yapılan şeyler. Tabi zenginliğin de önemli göstergesi. Bi kızda olsan mesela ağırlığını daha fazla koyabilirdin. Çünkü onlarda sol lop daha küçük, sağ lop daha büyük oluyor. Aşktan ziyade, karşısındaki erkeği parasına göre ölçüp biçiyolar. Hani geçen nöronlarımızdan Desti İzdivaç programı akıyordu. Du bi arşivden çıkarayım.Hah, bak, 50'lik kadın parayı duyunca 95 yaşındaki dinozorla nasıl kabul ediyor evlenmeyi.

Z :
Ee, cigerim devir böyle. Parasız insansan hayatta hiçbir yerin yoktur. O yüzden mala vurana kadar erkekler beni daha fazla kullanır, zenginliğini elde eder. Akabinde evlendikten sonra da mala vurma aşamasında seninle hedonist loba geçer kontrol.

R :
Abi siz mala vurmak dedikçe içim kalkıyor yemin ederim. Soyu devam ettirmese sahibe yardım etmeyecem. Keşke bunun daha farklı bi fizyolojik yolu olsaydı. İnsanlar ellerini aşk dolu bir hisle tuttuğunda ortaya bebek çıksaydı. Düşünüyorum da abi, insan insanı s.ker mi hiç ya?

Hedonist Lop :
Yeter lan, iki saattir vır vır vır, kafamı sktiniz diyecem uygun bi tabir olmayacak. Sinir uçlarım, nöronlarım skildi.Susun bi anuna goyim. Romeo musun nesin be mübarek. İnsan insanı sker miymiş. Öyle olsa böyle olurdu. Teyzemin t.şşağı olsa dayım olurdu. Böyle yaratılmışız, kurallar bu.Herkes üstüne düşeni yapsın. Ben sizin saçma sapan görevlerinizi eleştiriyor muyum? Her ne kadar siz farkedemeseniz de bu hayatın en büyük gayelerinden biridir seks. Herşeyin en son noktasıdır. Bi kadından hoşlanırsın mesela, sevişmek istersin. Ama kadın bu sağ lop gibi hödükleri daha fazla kullanır. Gösterir de vermez. Bilir ki bir kere ulaşırsan yasak meyveye, bi daha lezzeti kalmayacak. Zaten her istediğiniz kadını anında elde etseniz ne önemi kalırdı? İnanın ki bir ömür skindirik, nafile integral hesapları veyahut havaya yazılmış romantik şiirlerle geçmezdi. Bu ikilemleriniz yüzünden adam yanındaki taş gibi hatuna bi türlü dokunamadı. Şu an kontrolü bana bırakın hadi bakayım.

R :
Dur ben de arşivden güzel bir iki tavlama tekniği çıkarayım.

Z :
Benim başım kel mi? En güzel esprileri derliyorum.

H :
Ha şöyleee. Organize çalıştığımız sürece vurdurtamayacağımız mal yoktur arkadaşlar. Bundan kelli beyni yüzde yüz hedonizmin zirvesine zorlayacağız. Yaradılışın amacı bu. Öğlen normal oranlarınızda takılabilirsiniz, ama gece bu saçmalıkları bi daha duymak istemiyorum. Hadi bakayım dağılın.

R :
Ben sana mecburum bilemezsin...

Z :
...Sonra da adam "Senin çevren geniştir,bizim ufaklığı da içeri alıver." demiş.

H : Odaya çıksak benim ufaklığı da sen alır mısın peki içeri ?
R :
S.çtın.

Z :
Bence de.
H : Bi dahakine artık.

Yazı bittiğinde "The Chuck Norris Experiment - Electrified" çalıyordu.
Devamını oku >>

Kel Erkek Seksi Erkek ?

Aklımdan geçeni hayata geçirmeyi severim. Yani bi nevi "Anı Yaşa" mottosuna bağlıyım. Bi şekilde o an düşündüğümü yakın bi zamanda yapmazsam onun derdi başıma ağrılar sokuyor. "Ulan acaba artık çocukluğum bitti mi?" diyorum. Benim manyaklığımın kaynaklığı içimde bu bitmeyen çocuk ruhundan kaynaklanıyor çünkü. Gerçi herkeste durum öyle. İnsan içindeki çocuğu derinlere depikledi mi bi daha eskisi kadar eğlenceye ve ani hareketlere açık olamıyor. Şöyle 15-16 yaşındaki yeniyetme kızlara bakıyorum da gülmemek elde değil. Herkes daha fazla çocuk kalmanın derdindeyken bu yaştaki hanım kızlarımız öyle bi ağır abla moduna giriyor ki, gören 50 katlı rezidansında resepsiyon veriyor da misafirleri ağırlıyor sanır. Allah'ın salağı bi kere gelmiş hayata, onda da suya sabuna dokunmuyor.Bi de büyüme hevesi var ya tabi kendinden 10-15 yaş büyük dedesi yaşında heriflerle çıkıyorlar."Ulan hadi kız salak, dedesi yaşında sen, hıyar çocuk, sübyancı gibi küçücük sabiyi sömürmeye utanmıyor musun?" diyesim geliyor ama onların içindeki çıtır piliç isteğinin enginliğini tahmin ediyorum. 1 taraf kendini mental açıdan tatmin ederken, diğeri ise kızın sağını solunu mıncıklayarak, yer yer olayı daha ileri götürerek cinsel açıdan tatmin edebiliyor. O vakite kadar ağır abla modunda duran o kıza bi baksanız hele, elin 25lik baltasının elinde nasıl oynak olmaya başlıyor. İşte bu karakteristik durum yüzünden bazı kızları peynire benzetiyorlar, yani kaşar peynire.İkisi de yıllanmış durumlarla muhafaza içine girince kendi kıvamını buluyor. Benim teorim bu yönde.

Evet anı yaşamaktan bahsediyordum, bi an bu çok soğuk geçen kış mevsimine gitti aklım. Öyle bi usturaya vurdurma isteği geldi kafaları içimden.Kardeşime de söyledim, benden manyak olmasın o da kabul ediverdi. İşte, olağan durumların dışına çıkmak böyle bişey. Mantık duruyor. O soğukta o kafayı sıfıra vurdurduğunda beyninin soğuktan büzüşeceğini, arabın daşşağına benzeyeceğini hiç düşünemiyorsun. Hiç düşünmeden cart diye vurdurduk kafaları. Ama berber kışın bu ortasında saçını kazıtmak isteyen bir, yok yok iki kişi görünce bi hayli şaşırdı. Zira kış vakti böyle bi manyaklık yapan çok nadir oluyormuş. Hele hele iki kişi birden bulursan direk kafasını öpecen. Böyle anlar bana gerçekten özel geliyor. İki kardeşin paylaştığı çok güzel, eğlenceli ve unutulmayacak anlardan birisi. Sıradan insanların yapmadığını düşündüğün şeyi yapmak akılda kalıcı oluyor anı bazında. Tamam, bu olay yıllardır kel bi durumda olan Homervari insanlar için olağan olabilir. Keller o duruma alışmıştır zira. Soğuğa göre kafaya ince ayarı çekiyor beyin bi şekilde. Muntazam bi organ. Ama yeni kestirince öyle bişeyin olmayacağının garantisini verebilirim. Neyse tıraş bitti, bi baktım "Çaaat, çaaat" vuruyorlar kafama. İçimden küfrederken, dışımdan "Noluyo abi, niye vuruyorsunuz?" dedim. Adetmiş meğerse, kafasını usturaya vurduklarına lak diye vuruyorlarmış bi kaç kere.

Tam yumurta kıvamında olmamak için sakalı da sıfırlatmamıştım o zaman. Yalnız kış vakti ne soğuk yedi bu beyinler bee. Oturma odasında klima var, orda pek bi üşüme olmuyor ama babamın ve annemin dırdırını çekmemek uğruna günümün %90ını bu odada geçiriyorum. Yaşlanıyorlar sanırım, her bişeye laf eder, bulduğu her açık üzerine yarım saat konuşur oldular. Zaten beynimin yanında konuşurken de dinlemiyorum, boşuna onlar da dırdır edip dillerindeki tükrük bezlerini zayi etmesinler. Bütün gün geçerdi de, uyku vakti geldi mi geceler geçmezdi. Yatmadan önce üstündeki kazak türü şeyleri çıkarması da apayrı bi zor. Yeni kazıtılmış kafaya öyle bi takılıyor ki çıkarırken, inanamazsınız. Zamklanmış gibi. Çıkarırken kafanızı da yukarı çıkarıp koparmaya çalışıyor kazak. Güçbela her gece onu da çıkardık, emme buz gibin odada geceleri havanın da 10 derece civarı soğuduğunu düşünürsek, beynin büzzük kıvamına geldiğini anlayabilirsiniz. İlk birkaç gün kafama hiç bişey sarmayı akıl edemedim. Geceleri kafayı yorganın içine sokuyordum, ama bu türlü de oksijensiz yorganın içinde nefes alamıyorsun haliyle. Sabahlar olmuyor. Sonraki günlerde eşarp gibi bişeyler taktım, tam hatırlayamıyorum. Böyle böyle kışın en soğuk günleri geçti. Ama ne oldu, anı ertelemedik, olması gereken de buydu.

Bu hikaye de zaten dün yine kafayı kazıtmam üstüne aklıma geldi. Yalnız bu sefer kafam atmıştı, saçın yanında sakalı da kestirdim. Çiftlik yumurtasından pek bi farkım kalmadı anlayacağınız. Yani şu durumda kafayı kuluçka makinesine sokup 28 gün bekletsem içinden bişeyler çıkar illa ki. Kendimi ne zamandır bu denli çıplak hissetmemiştim. Kafama dokunuyorum, bomboş, çeneme dokunuyorum, bomboş. Devletin üstüne otopark kuracağı boş araziler kıvamındayım, bi tadilat bekliyorum.

Lan onu da geçtim, kafamdaki kılları kesince, kafam sanki küçülüyor gibi geliyor. Bende öyle bi boyun var ki, Tolga Garipoğlu'nun boynu halt yemiş yanında. Biraz orantısız imal etmişler gibime geliyor. Kılların kattığı hacim gidince kafam boynuma göre küçük kalıyor sanki. Aynı Tolga Garipoğlu vallaha. Bi yandan da Umut Sarıkaya karikatürlerindeki tiplere benziyor. Dün zaten aynaya baka baka 15 dakika güldüm bu küçük kafalı herif ben miyim diye. Siz siz olun, kıllarınızın kıymetini bilin. Ama iş anı yaşamaya gelince Antarktika'da olsanız bile kazıtın kafayı. Sonra baktınız, benim gibi kafayı küçük hissediyorsunuz, bende kıl bol, Deli Profesör Pazarlama aracılığıyla ayaklarınıza kadar sunarım. Ha bi de unutmadan kafayı kazıtırsanız dışarı çıkarken mutlak bolcana yağlayıp dolaşın, acayip seksi duruyor.

Ayrıca her ne kadar kıldan gözükmeyen kıvamda bi adam olsam da bu şarkıyı kellere armağan edebilirim diye düşünüyorum.



Yazı bittiğinde "Cenk ve Erdem - Noksan" çalıyordu.
Devamını oku >>

Lynyrd Skynyrd - Gold

Sizin için durum nedir bilemem,lakin Classic Rock dediğiniz zaman 500 km.'de bile olsa o akan sular durur benim için.İster ekime,ister s.kime aksın,hiçbir yere gidemez o nehir arkadaş.Buram buram yanık parmak kokan riffler,saatlerce bitmek bilmeyen sololar,hiçbir kalıba sığmayan ritm kalıplarıyla müziğin tanrılaştığı koldur classic rock.Rock'ın hasıdır.Karpuzun o ortasındaki en lezzetli yerinden bile daha tatlı,daha yenilesidir.

E Classic rock dediğim vakit,bana akibinde Lynyrd Skynyrd demek yerine bön bön bakarsanız,meşe odununu kafanıza kaynak yapmam elzem olabilir.Tabi bu uyarım rock severler için.Eurovision'da 1.lik kazanan Rusya'nın çakma Enrique Iglesias'ına oy verenden böyle bişey beklemem doğru olmaz tabi ki.Ama gönül ister ki,bir misyoner kıvamında size bu grubu satabileyim.Her şeyden önce niyet,istek önemli.

Rock müziğin en önemli temellerinden oluşan sesli harf özürlü bu grup 1970 yılında Van Zant, Collins, Gary Rossington ( gitar ), Larry Junstrom ( bas ) ve Burns tarafından kuruldu.Aslında burdan baktığımda grubu pek çok kişinin tanıdığını görebiliyorum (- Ooo Ahmet Beyler de burdaymış,hoşgeldiniz efenim.İlk aşkııım sevgili..Ooo Hüseyin Beyler de gelmiş hoş geldiniz liseliiim be..ooo Ayşe Hanımları da mı görüyoruz? - Ananın örekesi.Sktin şarkıyı.Adam gibi söyle.) ama hikayeleri de pek bi eğlenceli,o yüzden bilmeyenler de öğrensin istiyorum.Grup ilk kurulduğunda adı Lynyrd Skynyrd değildi.Hani bazı hocalar vardır ya,öğrencilerinin iyi,kendini geliştiren insanlar olmasını istemez,çekemez,bu elemanların beden eğitimi hocaları Leonard Skinner (Tanıdık geldi değil mi?) da o sınıfa tabi bi adamdı.40 yıllık katrandan şeker olmasını bekleyemeyiz tabi.Öğrencilerinin umudunu kırmak isteyen denyo hoca öğrencilerine bir gün "Sizden bi b.k olmaz lan" şeklinde büyük laf etmiş.Buna içerleyen azim ve cevher dolu öğrenciler de derhal bu denyonun isminin üstünde birkaç değişiklik yapmış ve gruplarının ismi olmuş o isim.Her ne kadar çoğu insan telaffuzunu bilmese de,çok zekice bir kapak bazlı hareket olmuş.Gel zaman,git zaman grubun büyümesi ve gelişmesi pek de zor olmamış.

Tabi öğretmenin ağzı ve kin dolu kalbi torba değil ki büzesin.O lafları ettiğine pişman bile olmamış olsa gerek,öğrencilerinin şöhretinde gözü kalmış.En azından ben öyle tahmin ediyorum.Grup Street Survivors adlı albümünü çıkardıkları 1977 tarihinde Louisiana'ya konser vermeye giderken uçakları arızalanır ve çakılır.Grubun 3 tane elemanı ölür.Kazanın akabinde geriye kalan elemanlar da dağılır.Her ne kadar sonraları kalan sağlar 1-2 eleman toplayıp,yeni bir oluşum içine girmeye çalışsalar da pek bi b.ka benzemez doğrusu.

Kimileri Lynyrd Skynyrd'ın kazasını denyo Leonard Skinner'ın nazarı olarak düşünürken,kimileri ise ırkçı,faşist şerefsiz insanlar güruhu olmalarına bağlar.Ki bu durumda My Name is Earl ve Karma felsefesi devreye girer.Sweet Home Alabama türü bazı şarkılarda ırkçı söylemlerini kullanırken,gün gelmiştir,onları da Alabama'da kilisenin içinde yakılan zenciler gibi acı içinde kıvrandırmıştır.Earl demişken boşuna demedim tabi.Aynı zamanda diziyi takip ediyorsanız,Earl'ün de bu güzide grubu ne kadar sevdiğini farkedebilirsiniz.Kimi bölümlerde şarkıları çalınır,kimi bölümlerde bayağı bayağı ara konuyu oluşturur,pek çok zaman da Earl üstünde Lynyrd Skynyrd t-shirt'ü taşır.Bir de AC/DC tabi.

Sizinle paylaşmak istediğim bu güzide albüm,Lynyrd Skynyrd'ın 7 yıl içinde çıkardığı en güzel işlerin bir toplaması.Altın madeni niteliğinde diyebilirim.Dünyanın en iyi solosu atılan Freebird'den tutun da,Simple Man'e,Was I Rıght or Wrong'tan tutun da What's Your Name'e kadar birbirinden güzel 25 adet şaheser.İşi abartıyorum ve size şöyle bi garanti veriyorum,bunu da her albüme vermem bilirsiniz.Bu albümü her dinlediğinizde daha lezzetli gelmezse bir daha müzik incelemeyeceğim.O kadar güvenirim bu albüme,Jenna Jameson'ın poposuna güvendiği kadar hemi de.

Benim için müzik araç değil,amaç diyorsanız,elin gavuru istediğini söylesin,şarkıda benim için kalite ve tınılar önemli diyorsanız,en kötüsü de Freebird gibi mükemmel bir şarkıyı hala dinlememek gibi bir hata yaptıysanız bu albümü tiz zamanda indirin.İndirmek için bi bahane bulun,takın takıştırın,bulun buluşturun,ama indirin.Gerekirse Albeni bahanecileri gibi bişey bulun,koluna vurunca Lynyrd Skynyrd dinleme refleksi gibi bişey olsun.Ya da gak diyince Freebird,guk diyince Simple Man şartlı refliksiniz olsun.Utanmayın,çekinmeyin.Bu 24 şarkıyı dinlemek istemiyorsanız da sağda solda rock muhabbetlerine girmeyin.Rock budur.Saçını başını osuruktan şekillere sokup özenti bi şekilde dolaşmak değildir.Hani böylelerini çok görüyorum da o yüzden bir daha hatırlatmakta fayda gördüm.Kalpte varsa vardır,zorlamaya gelmez.

MUHTEVİYAT : CD#1 1. Sweet Home Alabama , 2. I Ain't The One , 3. Was I Right Or Wrong , 4. Gimme Three Steps , 5. Workin' For MCA , 6. Simple Man , 7. Swamp Music , 8. Tha Ballad Of Curtis Loew , 9. Saturday Night Special , 10. Mr.Banker, 11. Comin' Home (Original Version) , 12. Call Me The Breeze , 13. Free Bird CD#2 1. What's Your Name , 2. Whiskey Rock-A-Roller (Live) , 3. Tuesday's Gone , 4. Double Trouble , 5. I know A Little , 6. Four Walls Of Raiford , 7. I Never Dreamed , 8. Gimme Back My Bullets (Live) , 9. You Got That Right Listen Listen, 10. All I Can Do Is Write About It (Accoustic Version) , 11. That Smell , 12. Free Bird (Live)






Devamını oku >>

Anketörlü Telefon : "Hı?"

Okurlarımızın büyük özverisiyle birlikte asrın anketini nihayetine erdirmiş bulunmaktayız.Yaptığımız anketin soruları ve yanıtları bir saf suyun arkasından görebildiğimiz evin bahçesi kadar netti."Hı?" diye sormuştum sizlere.Oy verenlerin %50 sini oluşturan 56 tane homo sapiens "Garo Mafyan" yanıtını vermiş.Bu yanıt ağırlığından aldığım güçle yeni bir "Zzzzt Errenköy" ekolü oluşturabileceğimi hisseder oldum hafiften.Lugatımıza güzel bi monte olacak,hadi hayırlısı.Tahmin ettiğim gibi en az oylar "Kim" ve "Ne" şıklarına gitti.Bu şıkları işaretleyenlerin de işin mizahından kaçıp,oyunbozanlık hareketi içine girdiğini düşünüyorum.Yanıtı böyle net bi soruya "Ne" derseniz gülerler size be kardeşim.Hiç mi parmağınız sızlamadı tuzak yanıtlara tıklarken?"Ben" diyenleri de ayrı bi şekilde takdir ediyorum.Egolarını hiçbir şekilde duygularından uzak tutamıyorlar.Rabbena hep bana,5 bana 1 sana şeklinde insanlar bunlar.Birini telefonla aradığında sanki kendi arananmış gibi "Kimsiniz?" diye soran tiplerdir.Ama olsun,böyle bi soruya "Ne" demekten daha iyi bir hareket açıkçası.


Sırada bol yanıtlı,bol alternatifli yepisyeni,elcağızlarımla hazırladığım sade bi anket var.Konumuz "Bana tokat atanı/atana/atanın...".Buyrun buradan yakın,istediğiniz yanıttan başlayabilirsiniz.

Devamını oku >>

It's A Wonderful Life (1946)

Çocukluğumuzda ne kadar saftık,temizdik değil mi?Çok üstünde durmasak da hayallerimiz de saflığımızla doğru orantılı olurdu.Belki ailelerden verilen gazla,belki de börkenekten gelen bir istekle hep büyük bir adam olma ihtirası taşırdı pek çoğumuz."Evladım sen büyüyünce ne olacan?" top listi vardır çok meşhur,bilirsiniz.

-Evladım sen olacan?
-Astronot olacam,Mars'a ilk çıkan ben olacam,taş örnekleri toplayacam,orda uzaylının biriyle evlenecem.
-Süper kahraman olacam.İyilerin dostu,kötülerin düşmanı olacam.Superman gibi olacam aynı.
-Ben dünyanın başkanı olacam.Dünyayı yönetecem.Her yer barış ve mutluluk içinde olacak.

Ve bunun gibi bir sürü çocukça hayal.Neden sonra büyümemizle orantılı,hayallerimizin küçüldüğünü görürüz.Kendi yolumuzu çizmeye çalışırken bir bakmışız ki,biz de basit bir duvarı oluşturan sıradan bir tuğla olmuşuz.Durumu her ne kadar içimize sindiremesek de belli sebeplerden ötürü hayaller yok olup gider.Gençlikte hayallerin verdiği ateşten yerinde duramayan bünye,hayallerini bir bir kaybettikçe sokaktaki o gördüğümüz,her şeye bağıran,kızan,lanet okuyan adam haline dönüşür.

Bu düşünce üzerine pek de az film seyretmedim.Hepsi insanların ayrı noktalarından,ayrı zaafiyetlerinden dem vuruyordu.Herkesi ayrı bir filmin,farklı bir teması vurabilir.Beni de bu film çarptı.Film,buz kaykayı yaparken buzun içine düşüp sağ kulağında işitmesini kaybeden George Bailey'nin (James Stewart) çocukluğu ile başlıyor.Hayatında bazı noktalara tanık oluyoruz.Gençliğini görüyoruz sonra.Deli dolu,içinde hayat pırıltıları fokur fokur.Hayallerini kurmuş,dünyanın her yerini gezecek.Babası ise inşaat ve kredi birliğini kurmuş,insanların bir şekilde ev sahibi olmasını sağlıyor.Ömrü boyunca belki bir kere bile kendisini düşünmemiş bir adam.Sadece insanların ucuza para bulabileceği bir yer oluşturmak tek amacı.George'a devretmek istiyor burayı öldükten sonra.Ama George'un girmeye niyeti yok tabi.Küçüklüğünden beri hayalini kurduğu şeyleri yapmak var aklında.Dev yapılar,binalar inşa etmek,milyon dolarlar kazanmak.

Gitmeden önce o gece baloda Mary (Donna Reed) ile tanışıyor ve ona aşık oluyor.Adeta dişi kuşu baştan çıkarmaya çalışan bir erkek gibi kur yapıyor George.Gece güzel giderken babasının kalp krizi geçirdiğini duyuyor ve hastaneye gidiyor.Ama babası ölüyor.

Tabi herşey olacağına varır.İnşaat ve Kredi Birliğini istemeyerek de olsa yönetmek zorunda kalıyor.Bütün kaleleri tek tek indiren ve kendi kapitalist yönetimini uygulayan Henry Potter'ın (Lionel Barrymore) indiremediği tek kale burası.George hayallerini bu şekilde erteledikçe erteliyor.Kardeşi üniversiteden geliyor,ona devretmek istiyor,yine sorunlar çıkıyor.

Sürekli yeni sorunlar çıktıkça,George uzaklaşmak istediği bu şehirden kopamıyor ve herkes gibi hayalleri körelmiş bir şekilde yaşıyor,umutsuzca.O çocukça yaptığı hareketlerden de eser kalmıyor.Mary de bu durumu farkedip çok üzülüyor ama herşeye rağmen onunla evleniyor.Babası gibi kendini umursamayan bu adam herkese yardım ediyor,ev sağlıyor.Bir gün kötü iş adamı Henry Potter,muhasebecinin düşürdüğü parayı cebine atıyor,çalıyor yani.Para da oldukça yüklü.Bulamadıkları takdirde,kendisi hapise girecek ve yıllardır didindiği birlik de kapanacak.Haliyle dayanamıyor ve intihar etmek için köprüye gidiyor.

Filmin en güzel noktasını da bu son 20 dakika oluşturuyor.Filmin en önemli özelliği,geleneksel tanrı görüntüsünden daha farklı bir tanrı yapısı kullanması.Gözümüze gökteki bir varlık olarak tezahür ediyor.Yere gönderdiği kanatsız meleği de insan şeklinde görüyoruz.Son 20 dakika,bir insanın ne kadar çok insanın hayatını iyi anlamda değiştirdiğinin göstergesi adeta.Arkamızda bıraktığımız "Mükemmel yaşam"ın göstergesi.

Film bittiğinde içimde çok farklı duygular beliriyor.Bu hissiyatlar günlerdir sürüyor ve bu yüzden film üstüne ne diyeceğimi de bilemedim.Anlatmakla tam olarak anlayabileceğiniz türden bir film değil.Gerçekten hissedilmesi lazım.Yönetmen Frank Capra'nın kullandığı yakın planlar George Bailey'nin gün geçtikçe ne kadar acısının arttığını,ama acısını içinde parçaladığını muntazam bir şekilde hissettiriyor bize.Hikayeyi mükemmel bir şekilde anlatıyor.Hepimizin yaşayabileceği türden bir hikayeyi çok derinlemesine işliyor.Oyuncular üzerine düşeni fazlasıyla çıkarıyor ve haliyle ortaya defalarca sıkılmadan,her izlediğinizde yeni şeyler keşfedebileceğiniz bir şaheser çıkıyor.Bu yüzdendir ki filmi anlatırken insan ne diyeceğini pek bilemiyor.



Devamını oku >>

Resimli HTML'li Mail Gönderme

Spamciler,reklamcılar,idealist illegalist denyolar,yaklaşın yamacıma.Ne lan bu böyle?Spam kutusunun ağzına kadar tıkamışsınız maaşallah.Nefes alacak yer kalmamış.Sizin çöplüğünüz yüzünden spam kutusuna bakmaya da tırsıyorum içinden yılan falan fırlayacak diye.Gönül isterdi ki sizi kahveden arkadaşları toplayıp dövmek için çağırmış olaydım.Lakin bu seferlik sizi affedip,resimli,htmlli reklam mailleri yapmayı anlatacağım.Artık siz de sağdan soldan topladığınız mail listlerine "Get a Huge Cock" şeklinde mail atıp,boy boy örneklerinizi gelişim tablosu içinde sergileyebilirsiniz.Her zaman didiğim gibi,bizde tarifler bardakla kaşıkla.İllegaliteye gönül vermiş her insanın kolayca bulabileceği malzemelerden ötesini vermem bilirsiniz.Benim gösterip vermeyenlerden olduğumu düşünenler,biraz sonra yanılgınızı kıracağım.Malzemelere geçelim.

  • Spam mailinizi hazırlamak için 1 adet resim düzenleme yazılımı (Photoshop,ACD See,AC/DC,Pink Floyd,Allah ne verdiyse.İhtiyacınıza göre siz kesip biçeceksiniz resimleri.)
  • Sadece tek parça resmin muhtelif yerlerinden istediğiniz sayfalara link vermek için 1 adet Coffeecup Image Mapper
  • Mailimizi gönderip,insanlara rahatsız edici reklamlarımızı yapmak için bir adet Outlook Express (Bu yüzden Windows XP gerekiyor.Diğer mail istemcilerinde de gönderebilirsiniz,fakat karşı tarafa mail gittiğinde "Güvenlik sebebiyle resim kısıtlandı.Açmak istiyor musunuz?" diyecektir.Takdir edersiniz ki,bir spam mail yapabileceğini 4 saniye içinde yapmalıdır.Tut ki yapamadı,o zaman çöp kutusunu boylar.)
  • Kaşık ucu kadar margarin
  • 2 yumurta
  • 1 sucuk

İlk önce çarpıcı bir resim hazırlamanız gerekiyor.Koltuk satıyorsanız üstüne güzel bi hatun koyun mesela,zeytin satıyorsanız hatunun gobeene bi zeytin koyun,şarap satıyorsanız hatunun gobeenden şarap için.Bu tür şeyler cinsel açlık içinde olan Vakit Gazetesi yazarları tadında insanları kıvama getirecektir.Reklam için 600x1400 piksel resim tam kıvamındadır.

Resimi hazırladıysanız kendi şahsınıza tahsis ettiğiniz 1 milyon dolarlık BMW kalitesindeki hostun içine atın ve linki aklınızda tutun.Sonra bakarım demeyin,ben denedim öyle yapınca işin büyüsü kaçıyor.Linki zihinden girince insan kendini hacker gibi hissediyor.Akabinde Coffeecup Image Mapper isimli güzide programımıza yumulmanın vakti geldi.Programı açın ve resminizi yükleyin.Her ürününüzün ayrı ayrı sayfası vardır mesela,yani her e-ticaret sisteminde öyledir.Ürünlerinizin linkini toplayıp,dairesel,karesel,üçgensel,yamuksal bölge şeklinde tek resmin üstüne yerleştirebilirsiniz.Böylece Frontpage gibi bir html düzenleyicinin mail içinde yaratacağı sorun ve karmaşıklıktan kurtulup pratik bi iş yapmış olursunuz.Yaptığınız zamazingoyu kaydedince program size link verecek.Aha o Outlook Express'te kullanacağımız final HTML'miz.

Sucukları tezgahta ince ince dilimleyin.Bir dilimin içinden baktığınızda karşı tarafı görebiliyor olmanız gerek.Olmadıysa,o sucuğu çöpe atın ve dediğim kıvamı tutturana kadar tekrar tekrar kesin.Hah,oldu bu sefer.Ocağı açın.Margarini içine attıktan sonra sucukları da sallayın gitsin.

Şimdi de Outlook Express'i açın.Orada "Kaynağı Düzenle" seçeneği var.O sekmeyi tıkladıktan sonra kaynak kısmında çıkan kodları komple silip,elinizdekini gömertin ve istediğiniz kadar kişiyi rahatsız edin.Valla emmeli gömmeli iyi oldu iyi.

Snif,snif,bişey mi kokuyor?Hay Allah davul etsin sizi,e ocakta unutmuşsunuz sucukları.Ahmad Barusso gibi çukulata renkli olmuş.Yenmez ki o.Koskoca sucuk mundar olmuş.At çöpe gitsin,öyle yesen kanser yapar şimdi.Yumurtalar da elinizde kaldı değil mi?Onları da alın,en yakınınızdakinin kafasında kırın.Var ya acayip zevkli oluyor.Yeseniz bu kadar güzel olmazdı lan.Ama lak diye bırakıp kaçmayacaktın be güzelim,vurduktan sonra karşı taraf 5 dakika sinirden devreleri yakıyor.O süre içinde elinle kafaya kahkalar içinde gülerken sıvayacaksın onu.Son 1 dakika içinde de topuklayabildiğin kadar topukla,orada bulunman pek selametli olmayabilir.

Yazı bittiğinde "Great White - 30 Days in the Hole" çalıyordu.

Devamını oku >>

Yalnız Laptop İçin Bak Yeşil Yeşil

Abi şu 4 bilgisayarı yazdığıma yeminle pişman oldum.Hatta düşünüyorum da,hayatta hiçbişeye bu kadar pişman olmuş olmayabilirim.Zira yaptığınız "Oha 4 bilgisayar","Lan 4 bilgisayar varmış","Aha 4 mü?" şeklinde söylemler üzerine kütür kütür çalışan,en çok kullandığım Laptop bozuldu.Nazara inanmazdım ama başka da ne olabilir ki?Tam randımanla çalışan alet direkt sizin yorumlardan sonra göçtü.İşin garip yanı bi de aynı gün sabah kardeşim evde duran diğer Desktop PC'yi de alıp yanında götürmüş.Bugün alıp arabaya attım aletlerden birini.Lakin akşam gelecek eve.Aranızda mavi ve yeşil gözlülerden oluşan Laptop karşıtı Ku Klux Klan mı yaptınız anlamadım ki?Bu Uri Geller bizim memlekete yaramadı vallaha,herkes beyin gücüyle gözlerindeki nazarı yönlendirmeyi öğrendi.Hadi bunu yapan bi Adriana Lima olsa "Gözüne gurban,yirim o gözünü,uyy gel bakayım memişlerin uf mu olmuş,öpiyim geçsin." derdim lakin aranızda öyle birinin olduğunu pek düşünemiyorum.Göz diyince aklıma Belgüzar Korel geldi.Dana gibi gözleri var mübarek,bi nazar değdirse ömür boyu kendine gelemezsin alimallah.


Öyle bi internet cafedeyim ki,müziğin gürültüsünden ne düşündüğümü duyamıyorum.Yazarken sürekli müzik dinlerim ama dübüre bu denli su kaçırırcasına değil.En azından disko,tekno falan çalmıyor ona dua ediyorum.Bazı cafeler cidden uçmuş.O seksenlerin,uzun saçlıların,ispanyol paçalıların,dans ederken parmağını bi yukarı kaldıran,bi aşağı indiren adamların müziğini çalsa can gurban.80lerin disko tonları gerçekten çok sağlam geliyor bana.İçinde hafif gitar,bas ve bateri tınıları döndüğünden olsa gerek.Şimdiki diskolara bakıyorum da,"Bana uzak,Allah'a yakın olsun" diyorum.Uyduruk kaydırık şarkıları alıp alıp coverlamak disko müziği yapmak olmuş.2 kuruş verip DJ zamazingosu alan vıdı vıdı diye 2 plak çevirince "Ben diskocu oldum ağbiii" havasına giriyor."Havanıza sokayım." diyorum.Evet yapıyorum bunu.


80lerin tınıları dönse daha iyiydi.Adam Metallica'nın nerde piyasa şarkısı varsa onu çalıyor.Valla kusacam artık aynı şeyleri dinlemekten.Bazı insanların yenilikten aşırı derecede kaçtığını düşünüyorum.Bir ömür de Metallica dinlenmez ki arkadaş.Envai çeşit grubun,envai mükemmelikte albümleri ve performansları var.Ama pek çok insan yeni bir kavramla,yeni tatlarla karşılaşmaktan korkuyor.Keza yemek konusunda da öyle.Bazı adamlar sanki şu ana kadar yediği bütün yemek çeşitleri ana karnında belleğine işlenmişcesine yeni tatlar denemeye korkuyorlar.Önüne bi tabak geliyor,"Ben daha önce böyle bişey yemedim,o yüzden yiyemeyeceğim." Afedersiniz ama böyle bi adama da ister istemez "Y.rrağımı ye" diyorum kalbimin derinliklerinden.Nedir bu yeniliklerden kaçma çabası?


Gelenek diye olmadık şeyleri koruyoruz bu korkularımız yüzünden.En basidinden gerdek gecesi kanlı çarşaf istemek gibi.Ulan ne adamsınız,orta yerde "Ç.k" diyince ağzını eliyle kapatıp "Hiiii" yapan siz,utanmadan elin kadının vajinasından gelen kanı görmek istiyorsunuz.Şehir hayatında bu rezillikler bitse de pek çok köşede bucakta hala dönüyor bu terane.Gelenek ayağına insanların onurunun ırzına geçmekten öte bişey değil tabi.


Bilgisayar açlığıyla karışık bir hiddet,bir celalle geldim bu cafeye sanırım.Tabi bu hiddette bindiğim dolmuştaki şöförün ayaktakileri balık istifi yapıp,polis görmesin diye topyekün domalttırması büyük pay sahibi.Yere yaklaştıkça oksijenin azaldığına mı,yoksa bir elimin yanımdakinin,diğer elimin de diğer yanımdakinin g.tüne girdiğine mi yansam bilemedim.Neyse laptopı sinir krizine girip dolmuş şöförünün beyninde parçalamadan müşteri hizmetlerine ulaştırabildim.Benim gibi sakin adamı bile pitbull kıvamına getiriyorsa bu sıcaklar,oruç gibi mübarek bi olayı bahane edip trafik tıkanıklığında en yakınındaki adamı bıçaklayan manyakları düşünemiyorum.Öyle tiplerin alnına bi damga vumak lazım ki,hepimiz uzak duralım.Neyse,yolcudur Abbas,bağlasan durmaz.Ilıman günler dileğiyle.

Devamını oku >>

Malımı Al,Mülkümü Al

Mal sahibi mülk sahibi : Bloggerdal
Hani bunun ilk sahibi : Nurum


Can Yücel'in beyanından sonra sevgili Nurum etkilenip,malını mülkünü açığa çıkarmış.Üstüne yetmiyormuş gibi mim yapmış.Bu da yetmiyormuş gibi bi de bana gelmiş.Ben de ilk anda aklıma neler geldiyse yazdım.Aslında Can babamızın o beyanının üstüne bişey yazmak olmazdı.Biz bunu yapınca resmen ağanın pokunun üstüne pok yapmışız gibime geldi.Ama yaptık bi kere.Buyrun.

*2 adet,biri siyah,biri venge rengi klasik gitar.İkisini de satıp,üstüne bişeyler ekleyip elektro almayı düşünüyorum.
*HP Compaq ve Casper Nirvana olmak üzere 2 laptop.2 adet de Desktop PC koyduk mu 4 tane bilgisayar eder.
*Çevire çevire rekor kıracağım diye her yerimi ağrıtmama,hatta bazı yerlerimin yırtılmasına sebep olan Neon Powerball.
*Bi tane Sony Ericsson'un çoook eski modellerden,J230i.Teknolojiyi seviyorum ama telefonda hala işin b.kunun çıkarılmaması gerektiğini düşünenlerdenim.
*1 adet Toshiba 4 GB flash bellek,bi de emektarı 1 GB Sandisk var unutmamak lazım tabii.
*1 adet Canon Powershot A450 foturaf makinesi.Çok profesyonel bişey değil (Profesyonel değil) ama idare ediyoruz.
*1 adet kadınlarda cinsel istek uyandıran feromonlu parfüm (Şu an ürünü test ediyorum,sonuçlar çok yakında!)
*1 adet Çin Malı,doğru dürüst format açamayan mp4 player.
*Ersen ve Dadaşlar olarak adlandırdığım Venus Fly Trap namına sahip etobur bitki grubu.
*1 kovboy,1 eşek zigen köylü,1 GS amigo,1 Valentino Rossi,1 zibidi,1 de Nike şapkası.
*Her gece kardeşimle battaniye seçiminde kullandığımız bir adet metal zar.
*Koskoca,2000 küsür filmden oluşan bir Divx film arşivi.
*Ve bu filmleri izlemek için kullandığımız USB okuyuculu Philips DVP5160.
*1 Tane 55 ekran,üfürükten tüplü bi televizyon.
*Hazal isimli bir Havva kızından yürüttüğüm Iron Maiden desenli cüzdan.Cüzdan taşımayı hiç sevmem ama Iron Maiden sayesinde bi şekilde alıştım.
*Bol miktarda sinema afişi.
*Güzel bi bilardo eldiveni,2 tane de parmak kısmı açık eldiven.
*Bir adet bitirilip duvara asılmış 1000'lik,bir adet de yapımına başlanmamış 2000'lik puzzle.
*Sinema,Level,Chip,Oyungezer,Level,Penguen,Leman dergilerinin arşivi.Neden Uykusuz yok derseniz onu anlatmam çok uzun sürer.
*Yaptığım testler sonucu hatunların gözünde köpek gezdiren bir erkekten bile daha çekici duran T-Equalizer.
*Birebir orjinal boyutunda ama bilenmemiş,şayet bilemiş olsaydım şu ana kadar çok canlar yakmama sebebiyet verecek bir samuray kılıcı.
*1 Litre akü suyu.
*Almanca bildiğime kanıt olarak bir adet ZDP Diploması.İlerde işime yarar mı bilmiyorum.
*Bolca ÖSS kaygısı.
*Yer yer deniz kokusu.
*Kafamın içinde dönen milyonlarca düşünce.
*Sevmediğim insanlara laf soktuğumda aldığım haz,sevmediğim insanlar bana laf soktuğunda beynime dolan kanlar.
*Devlet otobüslerinde balık istifi yapacam diye,nefes alacak yer bile bırakmayan şöförlere duyduğum nefret.
*Arka taraf tıka basa dolu olmasına rağmen,"Arka taraf bomboş" diye bağırıp kaktıra kaktıra yolcuları tıkıştırmaya çalışan diğer yolculara duyduğum kin.
*Her geçen gün artan sinema aşkım.
*Sinemayla doğru orantılı büyüyen müzik aşkım<